1970’lerin petrol krizlerinden günümüz için dersler

Dr. Nejat TAMZOK

60’lı yılların başlarından itibaren dünyada tam bir petrol çılgınlığı yaşandı. 1963-1973 yılları arasındaki on yıllık dönemde küresel petrol üretimi neredeyse iki kat arttı. Bol ve ucuz petrol; sanayide ve elektrik üretiminde aşırı petrol tüketimine yol açarken, yakıt canavarı çok silindirli otomobilleraltın yıllarını yaşamaktaydı.

Bu çılgınlığa Türkiye de dahil oldu. O dönemin Türkiye’sinde, enerji arz güvenliği kavramı gündemde yoktu. 1970 yılınagelindiğinde Türkiye; enerji ihtiyacının %30’unu odun ve tezekten, %25’ini yerli kömürden, %20’sini ise kendi ürettiği petrolden karşılamaktaydı. O tarihlerde henüz ne doğal gaz ne de ithal kömürün adı geçiyordu. Ama ithal petrolün kullanımı hızla artmaktaydı. Türkiye, özellikle elektrik santrallerinde yerli kaynak yerine ithal petrol tüketmekte bir sakınca görmedi. Neticede, 1970 yılında toplam enerji tüketimi içinde %24 olan net ithalat payı, 1973’te %37’ye, 1978’de ise %48 seviyesine ulaştı. Ve bunun neredeyse tamamı petrol ithalatından kaynaklanıyordu.

Ancak tehlike, yaklaşmaktaydı.

KÜRESEL SARSINTI: 1. VE 2.  PETROL ŞOKLARI

Çok geçmeden fırtınalar ardı ardına patladı. Önce 1973 Ekim’inde, Mısır ve Suriye liderliğindeki Arap devletlerinin İsrail'e karşı başlattığı Yom Kippur Savaşı geldi. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin İsrail’e verdiği destek üzerine Arap Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OAPEC) tarafından uygulanan petrol ambargosu, fiyatların bir yıl içinde varil başına 3 dolardan 12 dolara çıkmasına neden oldu. "Birinci Petrol Şoku" olarak adlandırılan bu dönemde, reel fiyatların geldiği nokta bugünün değerleriyle varil başına yaklaşık 80 dolara karşılık geliyordu.

İkinci büyük sarsıntı ise 1979 yılındaki İran Devrimi ile yaşandı.Devrim sonrası İran’da petrol üretiminin durma noktasına gelmesiyle oluşan panik dalgası fiyatları hızla 40 dolar (bugünün değerleriyle 160 dolar) seviyesine taşıdı.

Bu iki krizin küresel ölçekte sarsıcı etkileri oldu. Literatüre, ekonomik durgunluk ile yüksek enflasyonun eş zamanlı yaşandığı yeni bir kavram girdi: Stagflasyon. Günlük yaşam pek çok ülkede sekteye uğradı; elektrik kesintileri yaşandı, ısınmak için yakıt bulunamadı, akaryakıt karneye bağlandı, otomobil kullanımına kısıtlamalar getirildi. Mevcut ekonomi politikaları sorgulanmaya başlanırken, neoliberal yaklaşımlar zemin kazandı.

ENERJİ ARZ GÜVENLİĞİ YENİDEN TANIMLANIYOR

Bu krizler, pek çok ülkenin enerji arz güvenliğini bir ulusal güvenlik meselesi olarak yeniden tanımlamasına yol açtı. Tek bir kaynağa ve az sayıda tedarikçi ülkeye yüksek bağımlılığın riskleri anlaşıldı. Nükleer enerji yatırımları hız kazandı, kömürve doğal gazın elektrik üretimindeki payı artırıldı. Yenilenebilir enerji arayışları ise ilk kez ciddi bir enerji gündemi haline geldi.

Diğer taraftan, otomotiv sektöründe yakıt tasarrufu sağlayan küçük araçlar öne çıktı; toplu taşıma teşvik edildi. Binalarda yalıtım, sanayide ise enerji verimliliği standartları getirildi. Evlerde güneş enerjili su ısıtıcılarının kullanımı başladı. Olası yeni krizlere karşı Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) çatısı altında "Stratejik Petrol Rezervleri" oluşturuldu. Sibirya, Alaska, Kuzey Denizi ve Meksika Körfezi gibi bölgelerde yeni arama programları başlatıldı.

TÜRKİYE DENEYİMİ: TRAVMADAN YERLİ KAYNAK HAMLESİNE

1970’li yılların petrol şokları, Türkiye için uzun bir travmadönemine yol açtı. Petrole olan yüksek bağımlılık, fiyatlardaki aşırı artışlarla birleşince ağır bir ekonomik kriz ortaya çıktı. Enflasyon üç haneli rakamlara yaklaştı. Petrol ithalat faturasıdöviz rezervlerinin erimesine ve Türkiye’nin "70 sente muhtaç" kalmasına yol açtı. Sanayi üretimi durma noktasına geldi; mutfaklardaki yangın vatandaşı perişan etti. Akaryakıt, tüpgaz, yağ ve şeker gibi temel ihtiyaç maddeleri için uzayan kuyruklar,bu dönemin akıllardan yıllarca çıkmayacak simgeleri oldu.

Öte yandan, bu kriz dönemi, Türkiye'yi yerli kaynaklara yönelmeye zorladı. Türkiye, söz konusu krizi büyük ölçüde memleketin kömürü ve suyuyla aştı. Tüm imkânsızlıklara rağmen, o dönemin enerji yönetimleri yerli kömür rezervlerini seferber edebildiler. Linyite dayalı santral projeleri hızlandırıldı. Suyun enerjideki payını artırmak amacıyla Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) bu dönemde öncelik kazandı. Kamu eliyle yürütülen bu yerli kaynak tercihi sayesinde, büyüyen ekonomiye rağmen ithal bağımlılığı 1990’lara kadar yüzde 50’ler seviyesinin altında tutulabildi.

İTHALAT BAĞIMLILIĞINA GERİ DÖNÜŞ 

Ancak, 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’nin enerji politikalarında yeniden ithal kaynağı önceleyen bir sürece girildi. Söz konusu süreç, enerji tüketiminde ithal doğal gaz ve ithal kömürün ülkeye hesapsız girişine yol açtı. Bu durum, ülkemiz enerji arz güvenliğinin yeniden bir zafiyet içine girmesine neden oldu. Gelinen noktada ise ülkemizin enerji bağımsızlığı konusundaki mevcut karnesi hiç de iç açıcı değildir: Birincil enerji tüketiminde ithal kaynak bağımlılığı %70 düzeyindedir.Bu seviye, Türkiye’yi dünyada ithal enerji bağımlılığı en yüksek olan ülkeler arasına yerleştirmektedir.

Daha da kritik olan husus ise tedarikçi yoğunlaşmasıdır. Ülkemiz enerji yönetimi, son yıllarda ithalatta az sayıda ülkeye bağımlılık geliştirmiştir. Resmi verilere göre; 2024 yılı petrol ve petrol ürünleri ithalatının %82’si, doğal gazın %77’si ve kömürün %89’u sadece 3’er ülkeden karşılanmaktadır. Özellikle tek bir ülkeye, Rusya Federasyonu’na olan bağımlılık; petrolde %66, kömürde %61 ve doğal gazda %41 düzeyindedir. Bu tablo, enerji arz güvenliği açısından kabul edilemez bir risk seviyesine işaret etmektedir.

SONUÇ: YAPISAL DÖNÜŞÜM ZORUNLULUĞU

1970’lerdeki petrol krizleri, ülkemizde o dönem yaşanan politik çalkantıların oluşmasında rol oynayan en önemli etkenlerarasındadır. Ekonomik çöküş, siyasi istikrarsızlığı ve toplumsal kutuplaşmayı besleyerek askeri darbeye giden yolu döşemiştir. Özetle, 70'li yıllar, Türkiye'ye enerjide bağımlılığın bedelini ağır ekonomik ve siyasi maliyetlerle ödetmiştir.

Ancak, bugünkü tabloya bakıldığında, o dönem yaşananlardan ders alınabildiğini söyleyemiyoruz. Aradan geçen yarım asra rağmen, enerjiyi verimli kullanma, yani daha az enerjiyle daha verimli yürüyen bir ekonomiyi yaratma noktasındaki yapısal dönüşüm maalesef gerçekleştirilemedi. Bu süreçte, enerji politikaları yapısal verimlilikten ziyade konjonktürel kaynak temini üzerine kurgulandı.

Umarım, enerjideki bu kritik boyutlardaki ve az sayıda tedarikçi ülkeye dayalı bağımlılık yapısı, günün birinde 70’li yıllarda olduğu gibi karşımıza yeniden ağır faturalar çıkarmaz.