AI’ın enerji paradoksu: Hem itfaiyeci hem kundakçı

İlhan SAĞSEN

Günümüzde yapay zekâ (AI) araçları ve bu araçların kullanımı yaygınlaşarak günlük hayatımızın önemli bir parçası haline geldi. Artık arama motorlarına bile entegre edildiler. Her aramamızda AI ile muhatap olabiliyoruz.

Yaşanan bu durum çağımızda vazgeçemediğimiz hızı bize sağlarken aynı zamanda da bir paradoks yaratıyor. AI sistemleri bir yandan şebeke optimizasyonu, enerji verimliliği ve iklim modellemeleriyle emisyon azaltımı süreçlerinin en güçlü aracı haline gelmişken, öte yandan muazzam enerji ihtiyaçları ile artık kullanımından vaz geçilmesi gereken kömür santrallerini ayakta tutuyor. Aynı zamanda da fosil yakıtlara bağımlılığın yoğun şekilde sürmesine yol açıyor. Yine AI’ların yoğun su tüketimi yine bu paradoksun bir başka boyutu olarak karşımıza çıkıyor.

Dünya üzerindeki tüm veri merkezleri 2024 yılında toplam olarak 415 TWh elektrik tüketti ki bu da küresel elektrik tüketiminin yüzde 1.5’lik kısmına denk geliyor. 2025 yılında ise bu tüketim yüzde 17 arttı. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre ise 2030 yılına kadar 945 TWh’ye çıkarak ve bu miktar da küresel tüketimin yüzde 3’üne denk gelecek gibi duruyor. Bu tüketim elbette sadece AI kaynaklı değil, ancak tüketim içinde AI tabanlı veri merkezlerinin elektrik tüketimi hızı yüzde 30 artışla en agresif yükselişi oluşturuyor.

KÖMÜR SANTRALLERİNİN KAPANIŞINA ERTELEME

Bu bağlamda, söylemek gerekir ki bir AI sorgusu klasik bir arama motoru sorgusuna göre 10 kat daha fazla elektrik tüketiyor. ABD özelinde durum oldukça kötü. Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı’nın çalışmalarına göre 2023 yılında veri merkezleri ABD’de toplam tüketilen elektriğin yüzde 4.4’lük kısmından sorumlu oldular. Yapılan projeksiyonlar bu tüketim miktarının 2028 yılında yüzde 6.8-12 arasına çıkabileceğini gösteriyor. Bu artık hem küresel olarak hem de ABD’de fosil yakıtlara geri dönüş tehlikesini beraberinde getiriyor. ABD’de 15 kömür santralinin kapatılması süreci ertelenirken, çoğu 2030 sonrası devreye girecek yeni 100GW’lık doğalgaz temelli santralin kurulacağı duyuruldu.

Konu sadece ülkelerle ilgili değil, bu paradoksun en önemli muhataplarından biri de teknoloji şirketleri. Google, Amazon, Microsoft ve META gibi büyük teknoloji firmalarının iklim hedefleri AI rekabeti ve artan AI kullanımı nedeniyle sekteye uğruyor. Şirketler genel olarak doğalgaz destekli AI veri merkezleri projelerine girerlerken bu durum şirketlerin emisyonlarını oldukça artırıyor. Bu da net-sıfır hedefini zorlaştırıyor. Şirketler bu durumu dengelemek için kalıcı karbon kredisi alımlarını arttırma eğiliminde ve kurumsal yenilenebilir enerji anlaşmalarının yüzde 49’unu imzalayarak hem AI yarışında kalmaya hem de emisyonlarını kontrol altında tutmaya çalışıyorlar.

Veri merkezleri sadece elektrik değil aynı zamanda aşırı su tüketimi ile yine tartışılıyor. 2027 yılında küresel veri merkezlerinin su tüketiminin 5 milyar metreküpe ulaşması öngörülüyor. Her 100 kelimelik bir AI promptu yaklaşık yarım litrelik bir şişe su harcıyor. Veri merkezlerinin hem doğrudan soğutma suyu, hem elektrik üretmek için dolaylı su ve çip imalatı için harcanan su olarak üç aşamalı su kullanımı gerçekleştirdikleri düşünülürse ciddi bir su kaynağına ihtiyaç olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Özellikle güney Arizona, Colorado ve Teksas gibi hali hazırda su stresi yaşayan bölgelerde veri merkezlerinin bu suya ortak olması var olan krizi daha da derinleştiriyor. Kuzey Amerika’da veri merkezleri 2025 yılı verilerine göre New York’un bir yıllık su tüketimi kadar, yani 1 trilyon litre su tükettiler. Aynı şekilde Latin Amerika’da Uruguay ve Şili’de veri merkezleri kullandıkları su ile ciddi kuraklıkların yaşanmasına neden oldu. Bu durum sadece Amerika kıtası için geçerli değil, dünyanın geri kalanında da aynı durum yaşanıyor. Örneğin Hindistan’daki veri merkezlerinin 2025 tüketimi 150 milyar litre iken, Avrupa’da bu tüketim 0.93 trilyon litre olarak kaydedildi. Çin’de ise bu veri 1.3 trilyon litre civarında gerçekleşti.

Paradoksun diğer yüzünde ise AI iklim değişikliği ile mücadele için aynı zamanda da çözüm olabilir mi sorusuna odaklanmak gerekecektir. AI teknolojisi enerji verimliliği, şebeke optimizasyonu, küresel emisyon azaltımı açılarından potansiyel bir çözüm kapısı da aralıyor. Aynı zamanda teknoloji şirketlerinin nükleer enerjiye yönelmeleri de bu alandaki gelişmelerden bir diğeri olarak kayda geçiyor. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre AI teknolojisi enerji yoğun sektörlerde firmaların enerji maliyetlerini yüzde 3-10 aralığında azaltabilecek bir potansiyele sahip. Aynı şekilde AI teknolojisinin yenilenebilir enerji kaynaklarının şebeke entegrasyonu sürecinde optimizasyon görevini gerçekleştirmesi yine önemli bir kazanım olarak karşımıza çıkıyor.

Şimdi buradaki temel soru şu: Bu paradoksu çözmek kimin sorumluluğunda? Teknoloji şirketlerinin mi, hükümetlerin mi yoksa tüketicilerin mi? COP 31’in Türkiye’de yapılacağı bu yılda bu tartışmayı yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum.