Almanya’nın yeşil maskesi: Arkası linyit, önü nükleer

İlhan SAĞSEN

Almanya’yı hem devlet hem de kamuoyu bakımından çevre duyarlılığı yüksek olarak tanımlamak mümkün. Alman hükümetleri nükleerden çıkış, kömürden vazgeçiş, enerji yasaları paketi, iklim hukuku ve yeşil dönüşüm gibi kararlarla çevre sorumluluğunu yerine getirmeye çalışıyor. Almanya kamuoyunun da yeşil hareketin, partileşmenin en erken ve güçlü modelini ürettiğini söylemek yanlış olmaz.

Ancak iç ve uluslararası siyasette niyet ile gerçeklik arasındaki fark, devletlerin söylemleri ile eylemlerinin birbirileriyle uyuşmamasına neden oluyor. Bunun temel nedenini bir yandan uluslararası iklim değişikliği müzakereleri çevresindeki yükümlülükler ve iç siyasetteki dönüşüm baskısı ile karar almaya çalışırken, diğer yandan uluslararası konjonktürdeki değişikliklerin (Rusya-Ukrayna Savaşı, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapatılması) getirdiği zorunluluklar oluşturuyor. İşte Almanya’nın çevreye bakışı ile enerji güvenliği zorunlulukları arasında da aynı paradoksu görmek mümkün.

Almanya 2011 yılında Japonya’da gerçekleşen Fukushima felaketi sonrasında nükleer enerjiden en çok soğuyan kamuoyuna sahip devletlerden biri oldu. Yeşiller Partisi’nin, ki bu parti koalisyonun bir parçasını oluşturuyordu, nükleer enerjiyi temiz olmayan ve hatta aşırı riskli bir enerji kaynağı olarak tanımlaması ve Fukushima kazası sonucunda artan kamuoyu baskı ile birlikte Alman hükümeti nükleerden çıkış kararı aldı.

Aslında Fukushima felaketi için Almanya’nın nükleerden çıkış kararı için başlangıç noktası diyemeyiz ancak son ve geri dönüşsüz bir sürecin tetikleyicisi tanımlaması yapabiliriz. 15 Nisan 2023 tarihinde son üç santralin kapatılması ile bu kararın gereği yerine getirilmiş oldu gibi görünüyor. Aynı şekilde kömür konusunda da Alman hükümeti irade göstererek 2020 yılında aldığı kararla 2038’e kadar kömür kullanımından çıkılacağını duyurdular. Bu kararlar Almanya’nın kendi ekonomi-politiği, Paris anlaşması hükümleri ve Alman kamuoyunun tutumu çerçevesinde mantıklı görünüyor.
Ancak bu noktada, Almanya’nın bu çevreci görüntüsü bir illüzyondan mı ibaret sorusunu sormak icap eder. Çünkü Almanya için evdeki hesabın çarşıya uymadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Özellikle 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna savaşı ve sonrasında yaşanan gaz kesintileri sonucunda Almanya’nın enerji güvenliği ciddi risk altına girdi. Nükleer santrallerin kapatılmasıyla oluşan enerji açığı da bu riski daha da arttırdı. Bunun üzerine kış dönemlerinde yaşanan dunkenflaute (karanlık, durgunluk dönemleri) (rüzgârın esmediği, güneş panellerinin enerji üretemediği ve karla kaplı olduğu dönemler) etkisiyle de üretimin düşmesi yine Almanya’da enerji arzını olumsuz etkiledi.

Tüm bu gelişmeler Almanya’nın enerji politikasında birçok paradoksal hamle yapmasına neden oldu. Bu hamlelerin ilkini nükleer enerjiyi kirli olarak tanımlayıp santralleri kapatmasının akabinde ton başına CO₂ emisyonu bakımından en kirli fosil yakıt olan linyit bazlı santralleri tekrar devreye sokmak zorunda kalması oluşturuyor. 2022 yılında Almanya’nın linyit elektrik üretimi bir yıl öncesine göre yüzde 5.4 artış gösterdi. Ayrıca 2023 sonrası kalan son nükleer tesisin de kapanmasıyla enerji arz güvenliğinde yaşanan sorunlar nedeniyle iki önemli linyit şirketi olan RWE’nin ve LEAG’ın çalışmaya devam etmesine karar verildi.

Mesele sadece linyitle sınırlı değil. Almanya doğalgaz ihtiyacını karşılamak için Rusya yerine Azerbaycan, Katar ve ABD’den LNG ithal etti. Bu durum da aslında farklı fosil kaynaklara bağımlılığın devam ettiğini ve gerçekte herhangi bir fosil kaynak bağımlılığında bir azalma yaşanmadığını gösteriyor.

Son ve belki de en önemli paradoks ise nükleer enerji ile ilgili yaşanıyor. Almanya hem siyaseten hem de ideolojik olarak nükleer karşıtı bir pozisyonda yer alıyor. Hatta iklim değişikliği müzakerelerinde mücadelenin bir unsuru olarak nükleer enerjiyi gören ülkeler grubuna da dahil olmayıp, COP28’de ortaya çıkan “Nükleer Enerjiyi Üç Katına Çıkarma Beyanı”nı da imzalamaması bu tutumunu açıkça gösteriyor.

Ancak enerji arz güvenliğinde artan risk ve açık, Almanya’nın Fransa’nın nükleer santraller vasıtası ile ürettiği enerjiyi satın almasına neden oluyor. Almanya böylece, nükleer enerjinin çevresel faturasını ve riskini komşusuna bırakırken, kendisi nükleersiz bir dönüşüm hikayesini anlatmaya devam edebiliyor.

Bu anlatıdan çıkartabileceğimiz sonuç, enerji güvenliğini sağlamak hususunda ideal politikalar ile reel politikalar arasındaki farklılık, dönüşümü zorlaştıran hatta bazen tersine çeviren davranışlarda bulunmayı zaruri kılabiliyor. Almanya örneğinde de oluşturulan “yeşil vitrin”in arkasında Avrupa’nın en büyük CO₂ üreten ülkelerinden biri olarak iklim mücadelesine kendi eliyle sekte vuran Almanya’yı görüyoruz.