Çelik sektörü özel davetiye mi bekliyor? 

Hasan YİĞİT

İstanbul Politikalar Merkezi araştırmacılarından Dursun Baş’ın Enerji Günlüğü’nde yayınlanan “Çelik sektöründe bağlayıcı ETS ve net sıfır yol haritası şart” başlıklı röportajını okuyunca insanın aklına yalnızca teknik sorular gelmiyor; biraz da öfke, biraz hayal kırıklığı ve ciddi bir sitem geliyor. Çünkü Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) bugün ortaya çıkmış bir mesele değil. Yıllardır adım adım geleceği belli olan, hangi sektörleri etkileyeceği açıklanmış, demir-çelik sektörünün de doğrudan karşı karşıya kalacağı yıllar öncesinden bilinen bir dönüşüm süreciydi. Buna rağmen 2026’ya geldiğimizde hâlâ “SKDM bizi nasıl etkileyecek, bağlayıcı ETS gerekli mi, net sıfır yol haritası nasıl olacak?” diye konuşuyorsak “Kardeşim siz bu kadar yıldır neyi beklediniz?” diye sormadan edemiyor insan. 

Bir erteleme daha mı beklediniz, Avrupa Birliği’nin “Türk çelik sektörü hazır değilmiş, biraz daha bekleyelim” diyeceğini mi düşündünüz? Yoksa Türkiye’de yıllardır alıştığımız “Nasıl olsa bir geçiş süresi daha gelir, bir düzenleme daha çıkar, bir şekilde hallederiz” rahatlığına mı güvendiniz? 

Çünkü artık mesele belirsizlik değildir, mesele yıllardır göz göre göre gelen bir değişime zamanında hazırlık yapılmamış olmasıdır. Ve bugün 2026 yılında hâlâ bunun hesabını yapmaya çalışmak, Avrupa’nın bizi zorlamasından çok bizim kendi hazırlıksızlığımızı ortaya koyuyor. 

Bakın İngiltere’ye; adamlar yıllar önce kömür santralinin içine bakıp “Bu iş böyle devam etmez” demiş. Drax gibi dev bir santralde kömürle birlikte biyokütle kullanmış, Miscanthus gibi enerji bitkilerini de bu tedarik zincirinin içine sokmuş ve bugün biyokütle kullanan tesisler için sürdürülebilirlik ve sera gazı kriterlerini uyguluyor. Yani tarladaki ürünü enerji sistemine bağlamayı, biyokütleyi sanayi ve enerji politikası içerisinde değerlendirmeyi yıllar önce düşünmüşler. 

Biz ise hâlâ tarlada yetişen ürünü, fabrikada tüketilen enerjiyi ve sanayinin karbon problemini birbirinden ayrı meseleler olarak görüyoruz. İngiltere kömür santralinde biyokütleyi konuşurken biz daha “Miscanthus ne işe yarar?” noktasındaysak, burada biraz durup kendi halimize bakmamız gerekmiyor mu?

İşte benim asıl kızdığım yer burası: Türkiye’nin güneşi var, rüzgârı var, tarımı var, biyokütle potansiyeli var, güçlü bir çelik sanayisi var, ihracat kabiliyeti var ama bunları aynı dönüşüm hikâyesinin içine koyacak akıl ve cesaret eksik kalınca bütün bu imkânlar ayrı ayrı duran güzel laflara dönüşüyor. Tarlada Miscanthus yetişiyor, sanayi karbon maliyetiyle boğuşuyor, enerji pahalılaşıyor, ihracatçı Avrupa pazarında karbon hesabıyla karşılaşıyor ama biz hâlâ tarlayı başka, enerjiyi başka, sanayiyi başka, karbonu başka mesele zannediyoruz ve sonra da “Türkiye’nin enerji dönüşümü” diye raporlar hazırlıyoruz.

Miscanthus elbette tek başına çelik sektörünü kurtaracak sihirli değnek değildir. Fakat doğru tarım modeli, doğru lojistik, doğru teknoloji ve doğru karbon muhasebesiyle düşük karbonlu biyokütle sisteminin bir parçası olabilir ve asıl önemlisi Türkiye’nin tarımını, enerjisini ve sanayisini aynı ekonomik dönüşümün içerisinde buluşturabilir. Fakat bunun için önce “Bizim işimiz sadece çelik üretmek” anlayışından çıkmak gerekiyor. Çünkü artık mesele yalnızca kaç ton çelik ürettiğimiz değil, o çeliği hangi enerjiyle, hangi karbon yoğunluğuyla ve hangi maliyetle ürettiğimizdir. 

Çelik sektörüne burada çok basit ama ağır bir soru sormak gerekiyor: Özel davetiye mi bekliyorsunuz? Avrupa Birliği’nin gelip “Sayın Türk çelik sektörü, artık karbon dönüşümüne başlayabilirsiniz” demesini mi bekliyorsunuz? Böyle bir davetiye gelmeyecek, çünkü Avrupa kendi şirketini hazırlıyor, kendi sanayisini dönüştürüyor, yatırımını yapıyor ve pazarının kurallarını koyuyor. Bizim de artık kapının çalınmasını beklemek yerine o kapıya hazırlıklı gitmemiz gerekiyor. 

Çünkü dünya artık yalnızca daha fazla üretim yapanı değil, daha düşük karbonla ve daha düşük maliyetle üretebilen sanayiciyi ödüllendiriyor. Yatırımcı karbonu hesaplıyor, müşteri karbonu hesaplıyor, finansman karbonu hesaplıyor ve pazar karbonu hesaplıyor, biz hâlâ yalnızca üretim miktarını konuşursak bir gün elimizde çok büyük bir çelik üretim kapasitesi olur ama o çeliği satacağımız pazar giderek küçülür. Hepimizin asıl korkması gereken işte tam da bu. 

SKDM’nin bizi zorlaması değil, yıllardır önümüzde duran değişimi görmeyip kendi hazırlıksızlığımızın faturasını yine başkasına çıkarmamız. Artık erteleme beklemenin, mazeret üretmenin, yeni bir toplantı yapmanın zamanı değil. 

Artık yatırım yapmanın zamanı. 

Çünkü özel davetiye gelmeyecek. 

Çelik sektörü ya kendi davetiyesini kendi yazacak ya da başkalarının yazdığı kurallara mahkûm olacak.