Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferanslarının otuz birincisi (COP31), 9 Kasım’da Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da başlıyor. Her yıl düzenlenen bu toplantıların öncelikli amacı, küresel ısınmaya yol açan sera gazı emisyonlarının baş sorumlusu olan fosil kaynak kullanımını küresel ölçekte geriletmek. Öyleyse soralım: Binlerce kişinin katıldığı ve milyonlarca doların harcandığı bu konferanslar, fosil yakıt tüketimini azaltmada gerçekten başarılı oluyor mu?
Sorunun yanıtını bulmak için çok uzağa gitmeye gerek yok. İklim müzakerelerinin dönüm noktalarından biri kabul edilen Paris İklim Anlaşması’nın imzalandığı 2015 yılı ile on yıl sonrasının verilerini karşılaştırmak yeterli bir fikir verecektir. [1]
En baştan ifade edelim: Küresel fosil yakıt tüketiminde herhangi bir gerileme söz konusu değil. Tam tersine, 2025 yılındaki tüketim -ısıl değer bazında- on yıl öncesine kıyasla yaklaşık %11 arttı. Bu dönemde doğal gaz tüketimindeki artış %21, petroldeki artış %9, kömürdeki artış ise %5,5 oranında gerçekleşti. Üstelik eğilimin yönünde de kayda değer bir kırılma olmadı; 2020 salgın yılının getirdiği geçici gerileme hariç, fosil yakıtlar küresel ölçekte bildiği rotada ilerledi.
Bununla birlikte, iki coğrafyanın genel küresel eğilimden farklılaştığını belirtmek gerekir: ABD’de fosil yakıt tüketimi on yıl boyunca neredeyse yatay seyretti. Avrupa Birliği’nde ise tüketim yaklaşık %15 oranında azaldı.
Ancak, bu gelişmeleri doğrudan BM konferanslarına bağlamak abartılı bir yaklaşım olur.
ABD ve Avrupa'daki dönüşümün arkasında, iklim politikalarından çok daha önce başlayan ekonomik ve teknolojik süreçler bulunuyor. Verimlilik standartlarındaki iyileşmeler, sanayideki teknolojik dönüşüm ve ekonominin daha düşük enerji yoğunluğuna sahip sektörlere yönelmesi, her iki coğrafyada da enerji tüketiminin artış hızını zaten sınırlamıştı.
Bunlara başka faktörler de eklendi. ABD’de kaya gazı devrimiyle birlikte pek çok kömürlü elektrik santralinin yerini daha az yakıtla aynı verimi sağlayan doğal gaz santralleri aldı. Avrupa Birliği’nde ise uzun zamandır yaşanan ekonomik krizler ve enerjide Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılmasına yönelik politikalar, fosil kaynaklardan görece uzaklaşmada etkili oldu. Ayrıca, yenilenebilir enerji teknolojilerindeki gelişimle birlikte yatırım maliyetlerindeki hızlı gerileme, özellikle rüzgâr ve güneş enerjisinin fosil yakıtlara dayalı elektrik üretiminin bir bölümünün yerini almasını sağladı.
Öte yandan, Avrupa açısından bir başka hususu da gözden kaçırmamak gerekir: Kıtanın kendi fosil enerji kaynaklarının önemli bölümünü çoktan tüketmiş olması, enerji sisteminin dönüşümünde etkili olan yapısal faktörlerden biri oldu.
Neticede, ABD ve AB’nin fosil yakıtlardan görece uzaklaşmasının, iklim zirvelerinde alınan kararlardan çok, büyük ölçüde kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığı görülüyor.
Dünya fosil yakıt tüketiminin yaklaşık dörtte birinden sorumlu olan bu iki bölgede, son beş yılda ise fosil yakıt tüketiminde belirgin bir gerileme yaşanmadı. Dolayısıyla, çıkış patikasına girdiklerini iddia etmek henüz mümkün değil. Yine de bu kadarlık gelişme bile yerkürenin geleceği adına umut verici görülebilirdi, ancak tüketimin %50’sini sırtlayan Asya-Pasifik coğrafyasına baktığımızda işin rengi tamamen değişiyor.
Paris Zirvesi’nden bu yana Çin’deki fosil yakıt tüketimi yaklaşık %30, Çin haricindeki Asya-Pasifik ülkelerinde ise %16 oranında arttı. Her ne kadar Çin’in enerji yatırımlarında yenilenebilir enerjinin payı son yıllarda artmış olsa da bu olgunun arkasında uluslararası iklim müzakerelerinden çok, ülkenin yenilenebilir teknolojilerindeki üstünlüğü, kritik mineral tedarik ve işleme zincirlerindeki ağırlığı ve enerji güvenliği politikaları bulunuyor. Çin için yenilenebilir enerji artık yalnızca iklim politikalarının bir aracı değil. Aynı zamanda sanayi politikası, teknoloji rekabeti ve ekonomik üstünlük arayışının da önemli bir parçası.
Asya-Pasifik’in geri kalanında ise farklı öncelikler söz konusu. Bu ülkelerin önemli bir bölümü kalkınma, sanayileşme ve refah artışını ön planda tutuyor. Enerji talebinin hızla büyüdüğü bu ekonomiler açısından fosil yakıtlardan uzaklaşmak, konferans salonlarında dile getirildiği kadar kolay bir tercih değil.
Sonuçta, iklim konferansları bugüne kadar küresel fosil yakıt tüketimindeki artış eğilimini tersine çevirmeyi başaramadı. Üstelik tüketimin miktarı artarken, dünya enerji sistemindeki ağırlığı da büyük ölçüde korundu. Toplam enerji tüketimi içinde fosil yakıtların payı, Paris öncesindeki ve sonrasındaki on yıllık dönemler karşılaştırıldığında, sadece 2 puan geriledi.
Peki, bütün bu tabloya bakarak Birleşmiş Milletler iklim konferanslarının küresel ölçekte çıkardığı gürültüyle orantılı bir başarı sağladığı söylenebilir mi? Her yıl binlerce insanın salonlar arasında koşturduğu, yüzlerce şirketin ve fosil yakıt lobicisinin, bir kısmı kazanç peşindeki sivil toplum aktörlerinin ve sayısız iklim casusunun sahne aldığı; her türlü göz boyama, kurnazlık ve cambazlığın sergilendiği bu “İklim Panayırları”nın kâğıt üzerindeki hedeflerine uygun sonuçlar ürettiği iddia edilebilir mi?
Bir yandan insanlığın varoluşsal krizinden, doğanın korunmasından söz edilirken, diğer yandan satır aralarına çaktırmadan “yeşil finans”, “yeşil tahvil”, “emisyon ticareti” gibi ifadelerin serpiştirildiği tumturaklı konuşmaların benzerlerini Antalya’da yapılacak COP31’de de dinleyeceğiz. Yeni hedefler açıklanacak, yeni taahhütler verilecek, iklim finansmanı ve enerji dönüşümü üzerine uzun tartışmalar yapılacak. Ancak konferans salonlarının dışında enerji sistemi bildiği yönde ilerlemeyi sürdürecek. Dünyanın en büyük enerji tüketicileri, enerji politikalarını kürsülerden yapılan konuşmalara ya da yayımlanan bildirgelere göre değil, öncelikle kendi ekonomik, teknolojik ve stratejik çıkarlarına göre şekillendirmeyi sürdürecek.
Sonuç olarak, bu toplantıların insanlığı bir iklim krizinden kurtarmasını beklemek, fazla iyimserlikten öteye geçmeyecektir.
[1] Bu yazıdaki sayısal verilerin kaynağı: Energy Institute, Statistical Review of World Energy 2026.