Hürmüz Krizine karşı yerli kömürün önemi

Dr. Metin AKTAN

Küresel sistemin tarihi kırılma anları vardır. Ancak bazı kırılmalar, yalnızca dengeleri değiştirmez; oyunun kurallarını da ortadan kaldırır. 2026 yılının ilk çeyreğinde yaşanan gelişmeler, tam da böyle bir döneme işaret etmektedir. Küresel jeopolitik fay hatları, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sarsıntıyla kırılmış; uluslararası düzen, yerini giderek daha sert, daha ilkel, hukuksuz ve daha tehlikeli bir mücadele alanına bırakmıştır. Artık mesele yalnızca diplomasi ya da bölgesel çatışmalar değildir. Dünya, enerji kaynakları ve bu kaynakların taşındığı arterler üzerinden yürütülen asimetrik bir “Sıcak Kaynak Savaşı”na girmiştir.

Bu yeni dönemin en kritik düğüm noktalarından biri ise Hürmüz Boğazı’dır. İran ile Umman arasında yer alan bu dar geçit, küresel enerji ticaretinin şah damarıdır. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık dörtte biri ve sıvılaştırılmış doğalgaz akışının önemli bir bölümü bu boğazdan geçmektedir. Basra Körfezi’ndeki üretici Körfez ülkelerinin ihracat kapısı olan bu hat, kesintiye uğradığında yalnızca bölgesel değil, küresel ekonomik şoklara da neden olmaktadır.

Ancak 2026’yı farklı kılan şey, bu hayati hattın artık yalnızca bir risk unsuru değil, doğrudan bir savaş hedefi haline gelmiş olmasıdır.

Küresel sistemdeki bu sert dönüşümün sembolik kırılma anlarından biri, hegemonyası ve gücü düşüşe geçmiş olan süper güç ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu askeri bir operasyonla kaçırması olmuştur. “Narkoterörizm” suçlamasıyla meşrulaştırılmaya çalışılan bu hamle, gerçekte dünyanın en büyük ağır petrol rezervlerinden birine doğrudan müdahale olarak okunmuştur. Bu olay, uluslararası hukuk normlarının fiilen askıya alındığını ve enerji kaynakları üzerindeki mücadelenin artık açık güç kullanımıyla yürütüldüğünü göstermiştir.

Bu gelişme, yalnızca Latin Amerika’da değil, küresel ölçekte zincirleme etkiler yaratmıştır. Çin ve Rusya gibi aktörler, bu yeni dönemi dikkatle analiz ederken, enerji güvenliğini askeri ve jeopolitik stratejilerinin merkezine yerleştirmiştir. Ancak asıl kırılma, Orta Doğu’da yaşanmıştır.

Diplomatik görüşme ve müzakerelerin sürdüğü bir süreçte ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ani hukuksuz saldırıları, bölgesel bir çatışmayı küresel büyük bir krize dönüştürmüştür. Beklentilerin aksine İran, bu saldırılara yalnızca askeri değil, ekonomik ve stratejik derinliği olan bir karşılık vermiştir. Bu karşılığın en kritik ayağı ise deniz ticaretine yönelik asimetrik hamleler olmuştur. Bu noktada Hürmüz Boğazı, teorik bir risk olmaktan çıkmış; küresel ekonominin doğrudan hedefi haline gelmiştir.

Hürmüz Boğazı’nda yaşanmış olan bu fiili kapatma, petrol fiyatlarını çok kısa sürede 120 doların üzerine çıkarmış, hatta 200 dolar seviyeleri bile konuşur hale getirmiştir. Bu durum yalnızca enerji piyasalarını değil; üretim maliyetlerinden enflasyona, ticaretten finansal piyasalara kadar tüm sistemi sarsmıştır. Çünkü enerji, modern ekonominin temel girdisidir. Enerji fiyatlarındaki artış, domino etkisiyle tüm sektörlere yayılmaktadır. Bu gidişle akaryakıt ve gübre fiyatlarındaki olağanüstü artışlardan dolayı, özellikle gıda fiyatlarında ciddi bir artış kaçınılmaz olacaktır. Çin ve Rusya hariç, kalan ülkeler özellikle ABD müttefikleri olan Japonya, G.Kore, Avrupa ve İngiltere, bu senaryoya hazırlıksız yakalanmıştır.

Bu küresel sarsıntının en kırılgan hissedildiği/hissedileceği ülkelerden biri ise Türkiye’dir. Coğrafi olarak krizin merkezine yakın olan Türkiye, aynı zamanda enerji açısından dışa bağımlı bir ekonomiye sahiptir. Petrol ihtiyacının %90’ından fazlasını, doğalgaz ihtiyacının ise neredeyse tamamını ithalat yoluyla karşılayan Türkiye için enerji arz güvenliği, ekonomik istikrarın temel belirleyicisidir.

Hürmüz Boğazı’nın kapanmış olması ve uzun süre de kapalı kalma riski, Türkiye’nin enerji ithalat faturasında kaçınılmaz olan dramatik bir artışı da beraberinde getirmektedir. Nitekim son iki haftada yapılan yüksek akaryakıt zamları bunun açık bir göstergesi olmuştur.

Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalacağı bir durumda oluşabilecek senaryoları gelin birlikte değerlendirelim:

Petrol fiyatlarının 150 dolar seviyesine yükseldiği bir senaryoda, yıllık enerji maliyetine 25–30 milyar dolar ek yük binmesi söz konusu olabilir. Bu durum cari açığı büyütür, döviz talebini artırır ve Türk lirası üzerinde ciddi bir değer kaybı baskısı oluşturur.

Kur artışı, Türkiye ekonomisinde çarpan etkisi yaratır. Enerji maliyetlerindeki artış ile kur geçişkenliği birleştiğinde, enflasyon üzerinde çok katmanlı bir baskı oluşur. Yapılan hesaplamalar, böyle bir senaryoda enflasyona 20–30 puanlık ek yük binebileceğini göstermektedir. Bu da Türkiye’de enflasyonun %70–80 bandına yükselmesi anlamına gelir.

Bu süreçte Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın para politikası kritik hale gelir. Faiz artışları ile enflasyonu kontrol altına almak mümkün olsa da, bu durum ekonomik büyüme üzerinde baskı yaratır. Tersine, yetersiz politika tepkisi ise kur ve enflasyon sarmalını hızlandırabilir. Bu nedenle ekonomi yönetimi açısından son derece hassas bir denge söz konusudur.

Finansal piyasalar da bu tür bir şoktan doğrudan etkilenir. BIST 100 kısa vadede sert düşüşler yaşayabilir; ancak yüksek enflasyon ortamında nominal olarak toparlanma eğilimi gösterebilir. Bu süreçte ihracatçı ve döviz geliri olan şirketler öne çıkarken, iç talebe bağımlı sektörler daha fazla baskı altında kalır.

Ancak Türkiye açısından mesele yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda stratejik bir beka sorunudur. Enerji arzının fiziksel olarak kesintiye uğradığı, tankerlerin sigortalanamadığı ve küresel ticaretin aksadığı bir senaryoda, dışa bağımlı ülkeler için risk yalnızca maliyet artışı değil, doğrudan enerjiye erişememektir.

İşte bu noktada Türkiye’nin en büyük avantajı, çoğu zaman göz ardı edilen yerli kaynaklarında yatmaktadır. Türkiye 20 milyar tonun üzerindeki linyit ve taşkömürü rezervine sahiptir. Bu rezervler, doğru teknoloji ve strateji ile yalnızca bir enerji kaynağı değil, aynı zamanda bir “stratejik sigorta” işlevi görebilir.

Modern temiz kömür teknolojileri, özellikle kömür gazlaştırma süreçleri, bu potansiyelin anahtarıdır. Kömürün doğrudan yakılması yerine, yüksek sıcaklık ve basınç altında sentez gazına dönüştürülmesi ve bu gazın ileri kimyasal proseslerle sentetik yakıtlara çevrilmesi mümkündür. Bunu ikinci dünya savaşı sırasında Almanya yapmıştır. Rusya’nın karlı coğrafyası içine ağır tanklarını, kömürden elde ettiği dizel yakıtla sürmüştür. G.Afrika 1954’ten sonra Sasol tesisleri ile kömürü gazlaştırıp yakıt elde etmiş ve uğradığı amborgoyu bu şekilde telafi edebilmiştir.

Çin, doğalgazı ve petrolü olmamasına rağmen kaliteli kömür rezervlerini gazlaştırarak yakıttan petrokimyasala birçok ürünü elde etmiş ve hala da yeni yeni modern tesisler açarak bu ürünleri elde etmeye devam etmektedir. Bu teknoloji sayesinde yerli kömürden dizel yakıt, doğal gaz eşdeğeri gaz ve petrokimyasal ürünler üretildiği için ülke olarak bunu neden biz de yapmayalım?

Bu yaklaşım, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur. Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapandığı, petrol fiyatlarının 200 dolara ulaştığı ve küresel enerji ticaretinin sekteye uğradığı bir senaryoda, yerli kaynaklardan üretilecek sentetik yakıtlar Türkiye’nin sanayi çarklarının ve lojistik sisteminin durmasını engelleyebilir. Daha da önemlisi, bu kapasite ulusal güvenlik açısından kritik bir güvence sağlar.

Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı bugün yalnızca bir deniz geçidi değil; küresel güç mücadelesinin merkezinde yer alan stratejik bir düğüm noktasıdır. Bu boğazda yaşanan krizin daha da büyümesi, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için ekonomik dalgalanmanın ötesinde, sistemik kalıcı bir risk anlamına gelmektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin önündeki yol nettir: Kısa vadede enerji arzını güvence altına alacak çok yönlü diplomasi ve ticaret politikaları; orta ve uzun vadede ise yerli kaynakları yüksek teknoloji ile işleyerek dışa bağımlılığı azaltacak yapısal dönüşüm. Enerjide bağımsızlık, artık sadece ekonomik bir hedef değil, yeni dünya düzeninde var olabilmenin temel şartıdır.