İklim değişikliği ile mücadele sürecinde devletlerin sorumluluklarını gösteren en önemli verilerden bir tanesi emisyon oranları. Bu oranlar ülkelerin dünyayı ne kadar kirlettiğini gösterdiği gibi analiz birimi olması açısından da önemli.
Bugün dünyayı en çok kirleten ülkeler arasında ilk üç sırayı Çin, ABD ve Hindistan alıyor. Bu üçlünün toplam emisyon oranı, küresel emisyonun yarısından fazlasını oluşturuyor. Gerek tüm sera gazları üzerinden (Çin’in payı: %30,3) ölçüm yapılsın gerekse sadece CO2 (Çin’in payı: %33,1) ölçülsün Çin küresel emisyon listesinde ilk sırada yer alıyor. Bu konu Paris Anlaşması çerçevesinde önem arz ettiği gibi, kuzey-güney devletleri çerçevesinde gelişmekte olan ülkelerin de kalkınma yolunda kuzey ülkelerinden beklentilerini arttırıyor.
Bu konudaki en önemli nokta ise ülkelerin emisyonlarının ne kadarı kendi üretiminden kaynaklanıyor, ne kadarı ise başka bir ülkede tüketilmek üzere üretilen mallardan geliyor? Ya da üçüncü ülkeye ait bir fabrikada yapılan üretim sonucu ortaya çıkan emisyon hangi ülkenin hanesine yazılacak, ev sahibi ülke mi yoksa şirket sahibi ülkeye mi?
Bu noktada, üç temel muhasebe yönteminden bahsetmek gerekiyor. İlk ele alınması gereken coğrafi muhasebedir ki bu yöntem dünyanın resmi ve tek hukuken bağlayıcı sistemi. Bu muhasebede “baca nerede” sorusu soruluyor. Yani emisyon atmosfere nerede bırakıldıysa o ülkenin defterine yazılır ve mal kime gidiyor ya da fabrikanın sahibi kim soruları önemsiz kalıyor. Örneğin, Türkiye Elektrik Üretim AŞ’nin (TEİAŞ) Tunçbilek’te yaktığı linyit için ne kadar CO2 açığa çıkardığını hesaplanır, Türkiye’nin envanterine yazılır. O linyit başka bir ülkedeki şirketin madeni olsa bile fark etmez.
İkinci yöntem ise ticaret bazlı muhasebedir. Bu yöntem ticarete gömülü emisyonlar üzerinden işler. Ticarete gömülü emisyon bir malın üretimi sırasında açığa çıkan ve o malın ihracatıyla birlikte ülke sınırından geçen emisyonu ifade ediyor. Burada sorulacak soru, malı kim aldı şeklinde formüle edilebilir. Buna göre, küresel sera gazlarının %25’i, CO2’nin ise %22si bir ülkede üretilip başka ülkelerde tüketilen mallardan geliyor. Son 25 yılda bu miktar ikiye katlandı ve yılda 8 milyar ton CO2 düzeyine ulaştı.
Çin yaklaşık 1,8 milyar ton CO2 ile en büyük ihracatçı konumunda. ABD (1,3 milyar ton) ve AB (1 milyar ton) ise en büyük ithalatçılar konumunda. Yani G7 ülkeleri 1995 yılından itibaren üretim bazlı emisyonlarını %4 azalttı, tüketim bazlı hesapta ise toplam emisyonları arttı. Bir örnekle açıklayalım. Çin’in üretim bazlı CO2’si yaklaşık 13 milyar ton ve bu üretimin bir kısmı ticarete gömülü miktarı oluşturuyor (yaklaşık 1,8 milyar ton). Dolayısıyla 13 milyar tondan ihracata gömülü kısım düşülüyor, ithal ettiği mallardan dolayı da ithal mallara gömülü olan kısım ekleniyor.
Üçüncü yöntem ise sahiplik bazlı muhasebe olarak tanımlanıyor. Burada da temel sorular “fabrika kimin ve kâr kimin” şeklinde özetlenebilir. Bu yöntem üç yöntemin de en yenisi ve en az bilineni. Bu yöntemde emisyon, o üretim tesisine sahip olana yazılır. Malın nerede tüketildiği bu defterde hiç rol oynamaz. Örneğin Almanya’da oturan bir Türk yatırımcı İzmir’de bir tekstil fabrikasına sahip ve bu tesis yılda 100.000 ton CO2 üretiyor olsun. Sahiplik bazlı muhasebede bu 100.000 ton CO2 fabrika sahibinin hesabına işler. Ancak yatırımcı Almanya’da oturduğu için bu miktar Almanya’nın sahiplik bazlı hesabına girer. Yani burada vatandaşlık değil yatırımcının yerleşimi önemlidir.
Bu üç muhasebenin pratikteki karşılığını incelersek sahiplik bazlı muhasebe hiçbir yerde kullanılmıyor. Tüketim bazlı muhasebe yöntemi de sadece istatistik kurumlarınca yayımlanıyor. Ancak herhangi bir bağlayıcılığı ya da resmiliği yok. Hukuken bağlayıcı olan ve şu an geçerli olan tek resmi yöntem ise coğrafi muhasebedir.
Gerçi hangi yöntem uygulanırsa uygulansın birinciliği Çin her üç ölçüm yönteminde de kimseye kaptırmıyor. Bu noktada dikkate alınması gereken, küresel CO2 emisyonlarının yaklaşık %22’sinin başka ülkede tüketilmek üzere üretilen mallardan gelmesidir ve yöntem farkının durumu ciddi şekilde değiştirdiği gerçeğidir.
Bu noktada önemli olan, bir başka ülkede yatırım yapmanın, fabrika açmanın ekonomik getirileri ve avantajları yanında gerçek manada emisyon azaltımı yapmadan emisyonu başka ülke hesabına kaydettirme aracı olarak kullanılmamasıdır.