Mühendisin motivasyonu sırf para ya da aferin değildir

Mehmet ASLAN

Değerli Enerji Günlüğü okuyucuları...  

Soruyorum size, fabrikanın şiiri yazılabilir mi? Elbette yazılabilir ve yazılmalı. Ama öyle sağlam pazulu, dik bakışlı işçileri anlatan, yazanların kendilerinin bile pek inanmadığı, ukalâ lâf ebeliklerini kastetmiyorum. İçeriden bakışla, yaşanmışlıkla örülü, alçakgönüllü ve samimi bir yaklaşımdan bahsediyorum.

Bir deneyelim bakalım. Ve elbette daha iyileri denenecek ve başarılacaktır. Sadece bir başlangıç olmasını diliyorum.

ODTÜ’yü bitirdiğim 1976 yılının başında aklımdan geçenleri özetlemeye çalışayım. Öyle bir kaç kişinin çalıştığı bürolar veya bakkal dükkânından farksız elektrik malzemesi satan ticarethaneler bana göre değil. Ben binlerce kişinin çalıştığı, kollektif çalışmanın esas olduğu büyük fabrikalarda çalışmalıydım.

Ve evet, çiçeği burnunda bir mühendis olarak hayata atıldığım dönemde ve sonrasında Allah gönlüme göre verdi diyebilirim. Ömrüm fabrikalarda geçti.

Fabrika cennetini ve fabrika cehennemini birlikte gördüm. Bu yüzden, şu satırları kaleme alma cesaretimi yaşadıklarımdan aldığımı söylemeliyim. Şu acemi satırları da ömür boyu emekle hak edilmiş bir yetkiyi kullanmak olarak görüyorum.

Mühendislerin duygusuz, dört köşe kafalı yaratıklar olduğu sanılır genellikle. Ama bundan daha yanlış bir toplumsal önyargı olamaz herhalde. Neden bunu diyebiliyorum? Belki de sadece şundan dolayı: “Normal” insanlar sadece insanlarla, çocukları ve aileleriyle akraba olabilirler. Oysa mühendisler, fabrikalarla, makinalarla akraba olabilen bir insan türüdür. Söyleyin, bundan daha büyük bir duygusallık olabilir mi?

Tam 18 yıllık bir çalışmadan sonra 2001 yazında Yatağan Termik Santrali’nden ayrılırken “Bu santral bizim çocuğumuz!” diye acıyla haykırmıştım. Aramızda daha bu konu hiç açılmadan, bir akşam yemeğinde Mitsubishi’li türbin mühendisi Ueda San’dan aynı tabiri duymuştum Çayırhan Termik Santralı için.

1998’de Yatağan’da I. Ünite generatörü yandığı zaman tamirat çalışmalarında tam sekiz ay o generatörle yatıp kalkan Polonyalı mühendis Grzegorz Wolf, iş bitiminde generatörün üzerine küçük oğlunun adını yazdırmak istemişti. Bencillik filân değildi bu, onun hakkıydı: Bunca mesai ve emek sonrası generatör onun için oğlundan ileri bir organizmaya dönüşmüştü adeta!

1973 yazında, staj yapmak amacıyla kapısından içeri adım attığım Ambarlı Termik Santralı’nda ilk karşılaştığım şaşırtıcı olay şuydu: Fabrikada Elektrik Başmühendisi Yahya Denizci’nin iki ay yıllık izine çıkacağı söyleniyordu. Bu duyduğumu atölyede yaşlı elektrik baş teknisyenine söylediğimde aldığım cevap ilginçti.

Tecrübeli başteknisyen ak saçlı kafasını, “Ben bilirim adamımı!” makamında allayarak “Yok yahu!” demişti. “O izin kâğıt üzerindedir, göreceksiniz, o herif yıllık izinde bile bu fabrikayı bırakıp gidemez!”

Gerçekten de Ambarlı’da staj yaptığım o iki ay boyunca Yahya Bey’i yine hep fabrikada görmüştük. (Yahya Bey’le en fazla birlikte çalışmış iki can arkadaşıma, Vedat Akuz’la Sadettin Memiş’e daha önce de çok söylediğim çağrımı burada tekrarlıyorum: Yahya Bey gibi coşkulu bir işletmecinin hikâyesi mutlaka yazılmalıdır. Bunu da siz, sadece siz yapabilirsiniz beyler, lütfen! Hatta ben sizler için Enerji Günlüğü Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Kara’yı da arayıp sordum, söyledim. Bu anlatıları heyecanla bekleyeceğini söyledi. Bu sitenin her zaman Türkiye enerji tarihinin değerlerini anlatmak isteyenlere gönüllü bir platform olduğunu ve olacağını da vurguladı.)

Yıllar sonra, uzun süreli ilk fabrika tecrübem olan İGSAŞ’ta beş yıl çalışıp 1983’te ayrıldıktan sonra, o netameli “ilk aşkımın” tam on beş yıl rüyalarıma girdiğini biliyorum.

1980 yılında karabasan gibi 12 Eylül beni İGSAŞ’ta yakalamıştı. Sabaha karşı çalan telefonlar, her zaman fabrikadaki bir arızayı bildirirken, bu kez ülkedeki en büyük arızayı bildirmişti bana vardiyadaki mühendis arkadaşım.

“İLERLEMECİ” RIZA’YA SAĞCI TEKNİSYENDEN DESTEK

Henüz iki yıllık bir elektrik bakım mühendisiydim o sıralar. 12 Eylül dibimize kadar yaklaştı ve bizim atölyede en çalışkan arkadaşlarımızdan elektrik teknisyeni Rıza Demir’i de alıp Gölcük hapishanesine attı. Daha önce, dinibütün bir aileden tutucu görüşlü bir köylü iken fabrikaya girdikten sonra sendikal mücadele içinde solcu olmuş bir fukara çocuğuydu Rıza.

Dönemin sol/politik jargonunda kullanılan tabirle ‘ilerlemeci’ idi. Bir yandan gemi yükleme makinasının kumanda panosunda çalışırken bir yandan da politik konuları nasıl hararetle tartıştığımızı hâlâ hatırlarım.

Her neyse.. Rıza içeri atıldıktan bir süre sonra, 12 Eylül öncesinde Rıza ile kıyasıya kapışmış sağ görüşlü teknisyenlerden Remzi Verimli odama geldi. İki kişinin yanyana gelip fısıldaşmaya korktuğu günlerdi. Remzi bu tedirginlikle etrafına birkaç kez bakındıktan sonra avucundaki bir tomar parayı önüme koydu: “Mehmet Bey” dedi, “Biliyorsun, bizim Rıza’yı içeri aldılar. Rıza’yı bilmem de, şimdi ailesi herhalde perişandır. Rıza’nın karısı bir çocuğuyla İzmit’in tepelerinde bir gecekondu mahallesinde yalnız oturuyor. Babası desen ihtiyar, köyde, kendi karnını doyurmaktan aciz. Biz arkadaşlarla düşündük de kendi aramızda bir miktar yardım topladık. İsterseniz siz de bir katkıda bulunun, ama siz servis şefisiniz, bu parayı götürüp karısına vermek size yaraşır.”

O zaman anladım ki, fabrika insanları arasında kendiliğinden bir dayanışma vardır. Ve biz, mühendis yöneticiler yukarıdan çomak sokmadığımız müddetçe bu dayanışmayı yıkmak mümkün değildir.

EN CANLI SEKİZ SAATİNİ BİRLİKTE GEÇİRENLERİN DAYANIŞMASI

Yine yıllar sonra, hâlâ hayretle ve gözlerim yaşararak anlattığım bu hikâye karşısında tecrübeli bir teknisyen arkadaş: “Neden hayret ediyorsunuz, Mehmet Bey?” diye sormuştu. “Aslında bu durum gayet normal. Çünkü biz en canlı sekiz saatimizi, bazen daha fazlasını fabrikadaki arkadaşlarımızla birlikte geçiriyoruz. Düşünün, kendi ailemize, çoluk-çocuğumuza bile bu kadar vakit ayıramıyoruz.”

Ya o ilk işletmecilik dersini aldığım muhteşem işletmeci Muammer Öksüzan? Onu anmadan geçebilir miyim? Elbette hayır. 1976 yazında devlet işletmelerinden birinci kez atılışımdan sonra, yani Aliağa Petkim’den işe başlayışımın 20’nci gününde atıldıktan sonra, kim bilir hangi rüzgarların savurmasıyla kendimi bulduğum o sapa ve fırtınalı Çanakkale’de Trutaş Sebze Kurutma Fabrikasında karşılaşmıştım ODTÜ mezunu Kimya Mühendisi Muammer Öksüzan ile.

Muammer Öksüzan, yeni doğmuş çocuklarını bile İzmir’deki anneannelerine bırakıp gelmişti karısıyla birlikte Çanakkale’ye. Gecesi gündüzü fabrikada geçiyordu. Ve ilk bantı kurup çalıştırdıktan sonra, eminim saat geceyarısına yaklaşıyordu, Muammer Bey’i görmeliydiniz, o ilk soğan tozu ürünü avucuna alıp bakarkenki gözlerinde parlayan ışıltıya aşık olurdunuz.

Sonra ne mi oldu? Çanakkaleli ortaklardan bir hacıağanın İngiltere’de Gıda Mühendisliği tahsili yapmış oğlunu İşletme Şefi yapabilmek uğruna Muammer Bey’i harcadılar, işten attılar. Ne gam! Yaptığımız iş biraz da Yaşar Kemal’in İnce Memed’indeki iz sürücününkine benzemiyor mu?

İnce Memed kızı kaçırır. Abdi Ağa küplere biner. Kızı kendi oğluna alacaktır. Köylüleri toplar, atlandırır, silahlandırır. Yola düşüp kızla İnce Memedi yakalayacaklardır. En öne de işinin erbabı iz sürücüsünü koyarlar. Köylüler aslında kendileri gibi fukara İnce Memed’in yakalanmasını istemezler, fısıldaşırlar, bu arada iz sürücüsüne de “Yakalatma!” diye tembih ederler.

Aslında iz sürücüsü de içinden bunu yapmayı istememektedir. Ama gel gör ki, izin ucunu bulmaya görsün, kendini kaybeder ve bir yandan Abdi Ağa’ya küfrederken öte yandan İnce Memed’le kızı eliyle koymuş gibi buldurur! İşte mühendisler de bazen öyle çalışır: Amaç para filan değildir, başkalarının “Aferin!” demesi bile değildir, yapılıp bitirilen bir çalışmadan sonra tıkır tıkır çalışan bir makinanın karşısında keyifle içilen çayın/kahvenin mutluluğu başka nerde bulunabilir ki?

Artık “malûm medya”mızda maalesef öyle haberler çıkmıyor. Yıllar önce Milliyet gazetesinde çıkan bir haber ve bir fotoğraf geliyor aklıma. Gebze yakınlarında Sedef Tersanesi’nde ilk olarak tamamen Türk mühendis ve işçilerinin emeğiyle yapılan bir gemi denize indirilmektedir.

Ama fotoğrafta gemi filan görünmez. Sadece, o bayram seyran kalabalığından uzakta, bir kenarda kendi başına yere oturmuş hüngür hüngür ağlayan genç bir adam: O geminin projelerini hazırlayan mühendisten başka biri değildir! Tarkovsky’nin şaheseri “Andrei Rublev”in final sahnesinde herkes bayram yaparken kenarda çamurlar içinde ağlayıp duran genç dökümcü ile Sedef Tersanesi’nin gemi mühendisi arasında zerre kadar fark yoktur...

Bu konu burada biter mi? Elbette bitmez. Bu yazı ancak bir başlangıç olabilir diye düşünüyorum. Aklıma geldikçe hem ben devam ederim, hem de bu yazıyı okuyan genç ve heyecanlı mühendisler ipin bir ucundan tutup daha yükseklere çıkarırlar bu insancıl ve duygusal edebiyatı...