NATO, silahlanma hamlesi ve kritik mineraller çıkmazı

Dr. Nejat TAMZOK

Ankara’nın yıllardır ihmal edilen caddeleri, diplomatik konuklar için bir gecede pürüzsüz asfalt yollara dönüştürüldü. Protokolün geçmesi muhtemel yollarda görülmesi istenmeyen manzaralar brandalarla gizlendi. Şehir sakinleri güvenlik önlemlerinden iki gün boyunca nefes alamadı.

Medya kanalları ise yine işin vitrin kısmına odaklandı: Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un sabah koşusu için hangi parkın kapatılacağı konusu günlerce gündemi meşgul etti. Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile samimi görüntüler verirken, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile yaşadığı gerilimin fotoğrafları manşetleri süsledi.

Ancak ekranlara yansıyan bu siyasi tiyatronun arka planında, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen 36. NATO Zirvesi’nin son derece sert gündemi vardı. İttifak üyesi 32 ülkenin devlet ve hükümet başkanları düzeyinde katıldığı; Avustralya, Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda, Ukrayna ve Avrupa Birliği’nin de masada yer aldığı zirve, Batı blokunun askeri güç projeksiyonunda kritik bir eşiği temsil ediyordu.

LAHEY’DEN ANKARA’YA: YÜZDE 5 TAAHHÜDÜ VE SİLAHLANMA İVMESİ

Ankara’daki toplantıların ana ekseni, Haziran 2025’te Lahey’deki Kuzey Atlantik Konseyi’nde alınan radikal karara dayanıyordu: İttifak üyeleri, 2035 yılına kadar savunma harcamalarını GSYİH’lerinin yüzde 5’ine çıkarma taahhüdünde bulunmuşlardı. Trump yönetiminin de zorlamasıyla Ankara Zirvesi, bu devasa silahlanma hamlesinin operasyonel adımlarının atıldığı, askeri sanayi kapasitesinin sergilendiği ve milyarlarca dolarlık savunma tedarik sözleşmelerinin imzalandığı bir platforma dönüştü.

Ancak, bu agresif bütçe genişlemesi ve silahlanma ivmesi, aynı zamanda derin bir yapısal zafiyeti de içeriyor. Günümüz dünyasında, sahadaki rakipleriniz sanayinizin tedarik zincirlerini kontrol ediyorsa, devasa savunma bütçelerine sahip olmak bir anlam ifade etmez.

Nitekim NATO’nun savunma kapasitesini artırma hamlesi, bugün Pekin tarafından hassasiyetle yönetilen ve giderek daraltılan bir kritik hammaddeler darboğazı ile karşı karşıya. Batı askeri-endüstriyel kompleksi, savunma kabiliyetlerini artırmak için bugün geçmişte hiç olmadığı kadar Çin’e bağımlı durumda.

BEKLENEN KRİZ: 12 KRİTİK MİNERAL

Öte yandan, bu bağımlılık, İttifak için aniden ortaya çıkmış bir sürpriz de değil. NATO Savunma Bakanları, Haziran 2024’te onayladıkları "Savunma Sektörü İçin Kritik Tedarik Zinciri Güvenliği Yol Haritası" ile müttefiklerin stratejik hammadde stoklama yapmasını, geri dönüşüm imkanlarını geliştirmesini ve alternatif malzeme ikamelerini araştırmasını karar altına almıştı. Ardından 11 Aralık 2024’te NATO; aralarında alüminyum, kobalt, grafit, lityum ve nadir toprak elementlerinin de bulunduğu 12 kritik hammaddeden oluşan resmi listeyi yayınladı. Bu mineraller; mühimmat üretiminden füze seyrüsefer sistemlerine, hava araçlarından gelişmiş radar teknolojilerine kadar Batı Bloku savunma sanayiinin temel girdilerini oluşturuyordu

Ancak, NATO’nun hayati önemde tanımladığı bu 12 kritik mineralin en az 10’unun madencilik üretiminde ya da rafinasyon süreçlerinde Çin, yüzde 60 ila yüzde 90 arasında değişen ezici bir pazar payına sahip; hatta bazılarında mutlak tekel konumunda. Üstelik Pekin’in payı her geçen yıl artıyor; dolayısıyla NATO için risk de giderek yükseliyor.

Pekin, kritik mineraller üzerindeki bu tekelini sadece ticari bir avantaj olarak değil, doğrudan zorlayıcı bir dış politika enstrümanı olarak kullanabileceğini son yıllarda defalarca kanıtladı. İhracat kısıtlamaları vasıtasıyla Çin, NATO’nun silahlanma hamlesini yavaşlatmak veya kilitlemek imkânına sahip.

ANKARA GİRİŞİMİ: KRİTİK MİNERAL GÜVENLİĞİ İÇİN YENİ BİR PROJE

Nitekim, tedarik güvenliğinin doğrudan askeri egemenlik anlamına geldiğini gören NATO‘nun Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara Zirvesi sırasında savunma için kritik hammaddelere odaklanan yeni bir “Yüksek Görünürlüklü Proje” başlatıldığını duyurdu. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 12 müttefiki bir araya getiren bu girişim; savunma sanayii için gerekli kritik hammaddelerin tedariki, depolanması, taşınması ve yönetimine odaklanacak.

Her ne kadar kayda değer mineral rezervlerine sahip Polonya, Romanya ya da Çekya gibi “Doğu Kanadı” üyelerinin bu projede yer almaması dikkati çekse de Ankara’ya davet edilen "Asya-Pasifik Dörtlüsü" (Avustralya, Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda) ve kritik mineral zengini Ukrayna’nın varlığı, Batı’nın Çin tekelini kırmaya yönelik bir ittifak kurma kararlılığını yansıtıyor.

Neticede, küresel güç rekabetinin konvansiyonel caydırıcılıktan endüstriyel ve teknolojik bir yıpratma savaşına evrildiği bu yeni dönemde, askeri güç artık sadece ayrılan finansal bütçelerin büyüklüğüyle ölçülemez. Kritik mineral tedarik zincirlerinin güvenliği sağlama alınmadığı sürece, #NATO’nun (#OTAN) milyarlarca dolarlık devasa yeniden silahlanma hamlesi, temelsiz bir vizyon olmaktan öteye geçemez.

Dolayısıyla, kritik mineral arz güvenliğinin, bundan sonraki her NATO zirvesinin en öncelikli maddelerinden biri olacağı anlaşılıyor.