NATO’nun iklim uyumu: Çevre mi, strateji mi?

İlhan SAĞSEN

Kısaca NATO olarak bildiğimiz Kuzey Atlantik Paktı ya da Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü, 1949 yılında olası Sovyetler Birliği saldırılarına karşı bir kolektif savunma örgütü olarak kuruldu. Asli görevi Batı Bloğunun askeri güvenliğini sağlamak olan bölgesel bir örgütlenmedir bu. Ancak NATO askeri ve güvenlik temalı misyonuna rağmen değişen küresel şartlara kendisini adapte etmeye çalışmıştır. Kurulmasına gerekçe yapılan Sovyetler Birliği 1989 yılından itibaren dağılmasına rağmen halen varlığını sürdürmesi bu adaptasyon çabasının, yeteneğinin ya da isteğinin en net göstergesi sayılabilir.

NATO’nun değişim çabalarını tetikleyen temel motivasyon, uluslararası sistemdeki değişimlerdir. Bu çerçevede NATO’nun günümüzün en önemli gündem başlıklarından çevre ile ilgilenmesi, hem de görece çok erken sayılabilecek tarihlerde konuya müdahil olması hiç şaşırtıcı değildir elbette.

NATO ile çevre arasındaki ilişkinin başlangıcı Soğuk Savaş’ta yumuşama dönemine denk gelir. Henüz iklim değişikliği örgütün gündeminde yer almasa da, 1969 yılında Modern Toplumun Zorlukları Komitesinin (CCMS) kurulmasıyla NATO hava ve gürültü kirliliği, sağlık hizmetleri, tehlikeli atıkların bertarafı gibi konulara da odaklanmaya başlar. Yine NATO açısından 1970’ler ve 80’ler askeri faaliyetlerin çevresel etkilerinin en aza indirilme çabasıyla geçer. Ancak NATO açısından en büyük dönüşüm Soğuk Savaşın bitimiyle gerçekleşir.

Soğuk Savaşın bitimi sistemik bir kırılma meydana getirirken NATO da temel tehdit olarak gördüğü Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kimlik arayışına girmiş ve artık NATO gereksiz bir örgüt mü soruları ile muhatap olmuştur. Soğuk Savaş’ın bitimi ardından uluslararası sistem devlet düzeyinden birey düzeyine inmiş, bu da gündeme birey güvenliğinin ve yeni tehditlerin gelmesine neden olmuştur.

SU YÖNETİMİ, ÇEVRE VE NATO

NATO da günün şartlarına uyum sağlamaya çalışmış ve kendisini dönüştürmüştür. Bu minvalde, NATO Askeri Komitesi 2003 yılında komutanların çevre koruma sorumluluklarını düzenleyen bir belge kabul etti. Ardında da 2006 yılında, NATO Bilim Komitesi, Barış ve Güvenlik için Bilim Programını oluşturarak su yönetimi ve çevresel güvenlik konularına destek vermeye başladı.

NATO’nun iklim değişikliği ile güvenliği bağladığı ve dolayısıyla iklim değişikliğini çalışma kapsamı içine aldığı ilk resmî belge ise 2010 Lizbon Zirvesi Stratejik Konsept belgesidir. Örgüt 2011 yılında akıllı enerji inisiyatifini, 2014 Galler Zirvesi’nde ise Yeşil Savunma Çerçevesi’ni oluşturup benimsedi. NATO, 2021 Brüksel Zirvesi’nde iklim değişikliğini bir güvenlik problemi olarak tanımlarken İklim Değişikliği ve Güvenlik Eylem Planı’nı da kabul etti.

UKRAYNA SAVAŞI KIRILMA YARATTI

Ancak Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’ya saldırması NATO’nun önceliklerini kökten değiştirdi. Bu tarihten itibaren NATO Rusya’yı düşman, Çin’i ise rakip olarak tanımladı. 2024 Washington Zirvesi’nde iklim değerlendirmelerinin tüm görevlere entegre edilmesi taahhüt edildi. Bu dönemde Rusya ve Çin’in iklim kırılganlıkları ve bu aktörlerin aşırı hava şartları üzerinden gerçekleştirdikleri hibrit savaşları analiz eden raporlar hazırlandı.

NATO-İKLİM İLİŞKİSİNİN NEDENLERİ

Bu noktada soru: NATO neden iklim değişikliğine bu denli odaklandı?

NATO’nun özellikle soğuk savaş sonrasında rakipsiz kalması ve bu varoluşsal rakibini kaybetmesinin ardından yeni bir kimlik arayışına girmesi, örgütün iklim meselesine odaklanmasının ilk nedeni olarak gösterilebilir. Bu bağlamda, yeni kimliğinde terörle mücadele, insani müdahale ve iklim gibi yeni güvenlik kaygılarının gündeme geldiğini söyleyebiliriz. Bu yeni konular örgütün hem etki alanını genişletiyor hem de yapısal dönüşümü gerçekleştirmesini sağlıyor. Aynı zamanda da NATO güvenlik-iklim değişikliği bağlantısını kurabilecek tek aktör olarak lider örgüt iddiasını ortaya koyuyor.

RUSYA’NIN DIŞ POLİTİKA KALDIRACINI KIRMAK

NATO’nun iklime ilgisinin ikinci ana nedeni de enerjide dışa bağımlılık ve bunun stratejik manada önem taşıması olarak gösterilebilir. Dolayısıyla fosil yakıtlardan çıkmak ve askeri teknolojiyi de buna göre dönüştürmek hem iklim taahhütleri hem de operasyonel güvenlik açısından son derece kritik. Bir başka deyişle, Rusya’nın enerji kaynaklarını bir dış politika aracı olarak kullanması ve yenilenebilir enerji için ihtiyaç duyulan mineral ve madenler üzerinde Çin kontrolü olması dışa bağımlılığın NATO için bir kırılganlık kaynağı olduğunu ortaya koyuyor.

İKLİM BİR TEHDİT ÇARPANI

Üçüncü olarak, NATO iklim değişikliğini doğrudan bir tehdit değil bir tehdit çarpanı olarak tanımlıyor. Yani, NATO kriz bölgelerindeki iklim değişikliği etkilerinin krizi çatışmaya dönüştürebildiğini, bunun da barışı mümkün kılan şartları aşındırdığı tezini benimsiyor. Bu durumu barışa karşı bir tehdit olarak görmesi, NATO’nun konuya ilgi duymasını sağlıyor.

BUZULLARIN ERİMESİ ASKERİ ALTYAPIYA TEHDİT

NATO’nun iklime yönelik artan ilgisindeki dördüncü neden de denizlerin yükselmesi, hava sıcaklıklarındaki artış, buzulların erimesi gibi iklim değişikliği bağlantılı fiziksel sonuçların doğrudan askeri varlığı ve altyapıları tehdit etmesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu etkiler birer gelecek beklentisi olmaktan çıkmış, NATO’nun 2023 ve 2024 Etki Değerlendirme Raporlarında belgelenen halihazırda gerçekleşen durumlar.

Son olarak iklim değişikliği etkisi ile yeni bir jeopolitik rekabet alanına dönüşen Arktik bölgesi ve bu alanda Rusya’nın hakimiyeti ve Çin’in ise “Yakın Arktik devleti” politikası, NATO’nun bölgedeki gelişmelerle yakından ilgilenmesine neden oluyor. Hele ki 8 Arktik devletinden 7’sinin NATO üyesi olduğu düşünülürse, hem Arktik’teki iklim değişikliğinin etkisi hem de bölge jeopolitiği NATO’nun önceliği haline geliyor.

Sonuç olarak, NATO’nun iklim gündeminin ardında tek bir neden yok; güvenlik tehdidi, stratejik savunmasızlık ve kurumsal kimlik siyaseti birbirini besliyor. Bu bağlamda, iklim değişikliği, NATO ve örgütün üyeleri için sadece bir çevre kaygısını değil aynı zamanda önemli bir stratejik meseleyi de ifade ediyor.