TR elektrik sektörüne yön verenler: Hüseyin Gün

Mehmet ASLAN

Değerli okuyucular, "herkese lazım" dediğimiz Tarih Okulu'nu CoronaVirus salgınına rağmen açık tutabiliriz diye düşündük. 

Bir önceki yazımızda, Türkiye elektrik sektöründe iz bırakmış, aslında beraberindekilerle birikte bir nevi tarih yazmış isimleri anlatmaya devam edelim dedik.

Geçen yazıdaki kahramanımız, Yatağan Termik Santrali İşletme Müdürü Vedat Karadeniz idi. Bu kez tarih dersimizin konuğu Vedat Bey'in halefi Hüseyin Gün..

Buyrun... 

Antalya Serikli Makine Mühendisi Hüseyin Gün'ün gençlik yıllarından bir sureti. 

İzmir’de Basmane Garı’nın çaprazında Dönertaş Mahallesi’ne doğru çıkan sokakta, Karakol’un hemen karşısında kubbeli, küçük bir hamam vardır. Merak ettiğim için Ortaokul çağlarında iken o hamama gitmiştim. Sadece beş dakika dayanabildim. Sıcak ve nemden nefes alamaz hale gelmiştim. Can havliyle kendimi dışarıya attım. Bir daha da, ne kubbeli hamama gittim ne de saunaya… Bu yüzden, başkalarının dediklerini aktarıyorum: Saunalarda, sıcakta bekleyip iyice ter attıktan sonra birden soğuk suyla dolu bir havuza atlıyorlarmış. Çelikleme!

Vedat Karadeniz’den sonra Yatağan Termik Santralı İşletme Müdürlüğü’ne Hüseyin Gün’ün gelmesi işte böyle bir etki yaratmıştı hepimizin üzerinde. İkisi de “aşırı uç”tu! Biri bir tarafta ise öteki tam ters tarafta idi...

Hüseyin Bey 7 Nisan 1986 tarihinde santrala geldi. O gelmeden önce hem İdari Bina’da hem de Teknik Bina’da Müdür odalarını hazırlayıp düzenledik. Öyle ya, yeni müdür de Vedat Bey gibi sabahları Teknik Bina’ya gelecek, her sabah yapılan Mühendisler toplantısına başkanlık edecek, öğleye kadar Teknik Bina’daki odasında kalıp Mühendis ve Teknisyenlerle teknik konuları görüşecek ve gerekli talimatları verecekti. Öğleden sonra ise İdari Bina’daki odasına gidecek ve orada daha çok İdari konularla ilgilenecekti.

Hüseyin Bey gelince ilk olarak İdari Bina’daki makam odasına gidip oturdu. Daha sonra beraberce Teknik Bina’ya gittik. (Hatırladığım kadarıyla İhsan Eker, Mehmet Hoşoğlu ve ben, üçümüz ona eşlik ediyorduk.) Ama Teknik Bina’da kapısında “Müdür” yazılı odayı görünce Hüseyin Bey yerinde hopladı. “Bu ne yahu?” diye bağırdı. Vedat Bey’den öğrendiğimiz, yukarıda aktardığım günlük rutini kendisine anlattık. “Hadi canım!” dedi, “Nerden çıkarıyorsunuz böyle saçmalıkları? Benim bir tane odam var, o da İdari Bina’daki odamdır. Orası bana yeter!.. Burası size emanet..”

Gerçekten de söylediği gibi oldu. Hüseyin Bey, bütün zamanını İdari Bina’da geçirdi. Teknik Bina’ya pek uğramazdı. Mühendisler toplantısına ise çok nadiren katılırdı. Bu toplantılardan birinde şöyle dediğini hatırlıyorum: “Kardeşim, siz İşletme Müdürlüğü’nü ne sanıyorsunuz? İşletme Müdürlüğü dediğin at cambazlığıdır. Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’nin külâhını Ali’ye…” (İfadeler biraz faklı olabilir, ama anlam olarak tamı tamına böyleydi.) Başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. Resmen eşekten düşen karpuza döndük. Uzun süre bu söylenilenleri kabullenemedik. İşletme Müdürlüğü nasıl bu dereceye düşürülebilirdi! İdari veya Teknik, her şeyi en iyi bilen, her şeyi en iyi değerlendirip en son nihaî kararı bizzat veren İşletme Müdürü bulutların arasındaki tahtından inmiş, bizi kendi kaderimizle baş başa bırakarak Teknik Bina’dan çekip gitmişti...

Hüseyin Bey’in neden böyle yaptığını zamanla anladık. Teknik konularda fazla bir bilgisi yoktu ama bu hususta herhangi bir iddiası da yoktu. Daha da önemlisi, İşletme Müdürü’nün esas fonksiyonunun teknik yönetimden başka şeylerde olduğunu düşünüyordu. Dış ilişkileri, özellikle üst yönetimle ilişkileri düzenlemek, yerel siyasetçilerin santral içi organizasyona doğrudan müdahalesini önlemek, bu konuda elemanlarına sahip çıkarak güven vermek, gibi…

Hüseyin Bey, Antalya Serikli idi. Ege Üniversitesi Makine Mühendisliği’ni bitirmiş, İzmir Santralı’nda (Bornova Gaz Türbinleri) çalışmıştı. Gençliğinde Adalet Partisi Gençlik Kolları’nda aktif siyaset içinde yer aldığını da duymuştum. Kurum içinde geniş bir çevresi vardı. O zamanki Termik Santrallar Daire Başkanı Adnan Ünlü’ye yakındı. Hüseyin Bey’in gelmesinden kısa bir süre sonra Adnan Bey de Yatağan’a gelerek tek tek mühendislerle görüştü, santralın problemleri hakkında bilgi aldı. Ama bu arada, yeni Müdür’e desteğini belli ederek Hüseyin Bey’in konumunu güçlendirdi.

O zamanlar, Denizli-Tavas-Muğla yolu çok bozuk ve dolambaçlıydı. Bu yüzden Türkiye’nin çoğu yerinden Muğla, Bodrum ve Marmaris’e ulaşmak isteyenler Aydın ve Çine üzerinden gelip mutlaka Yatağan’dan geçmek zorundaydı. Hüseyin Bey hep “Burası Muğla’nın kapısı! Muğla’ya gelen mutlaka buraya uğramak zorundadır..” derdi.

Bu sözün bir diğer anlamı daha vardı: Yatağan Termik Santralı Muğla’nın en büyük sanayi tesisi olarak çeşitli imkânlara sahipti. Bunlardan birisi de, tam Muğla-İzmir yolundan Yatağan’a dönüş kavşağına kurulmuş olan sosyal tesislerdi. Özellikle Ankara’dan gelip Bodrum, Marmaris veya Datça tarafındaki yazlıklarına gitmek isteyen bürokratlar ve aileleri, Yatağan’da mola verip bir gece sosyal tesislerde kalırlar ve ertesi gün yola devam ederlerdi. Bu tür imkânları çok iyi değerlendiren Hüseyin Bey, çevresini gitgide daha da büyütüyor ve çeşitli çevrelerde şöhret ve itibarını genişletiyordu. Bu sayede, santral işletmesinde sık sık ihtiyaç duyduğumuz dış destekleri (kadro, onay, ödenek, v.s.) kolayca sağlıyordu. Böylelikle biz de santral içindeki teknik konulara daha fazla yoğunlaşarak işletme verimini artırabiliyorduk.

Muğla ve Yatağan ölçeğinde ise Hüseyin Bey rakipsiz en güçlü bürokrat konumuna yükselmişti. Üstelik “bağlı” değil, “ilgili” kuruluş olduğumuz için Vali’ye dahi doğrudan bağlı değildik. İşletme ile ilgili tüm talimatları Ankara’dan alırdık. Tek başına bu bile baştan gayet iyi giden Valilik ile ilişkilerin bir süre sonra gerginleşmesine yol açtı. Başlangıçtaki detayları bilmiyorum ama o sıralarda Muğla Valisi olan Erol Çakır ile iplerin tamamen koptuğu o günü daha dün gibi hatırlıyorum.

VALİ İLE DÜELLO

Bir misafiri yemeğe götürmek için Hüseyin Bey’le birlikte Akyaka’ya gitmiştik. Dönüşte, hem biraz dinlenmek hem de bir çay içmek için Sosyal Tesisler’in bahçesinde bir masaya oturduk. Bize çay söylemek için içeriye giden Şoför Şükrü, birden telâşla koşarak geri döndü:

Müdür Bey, polisler Hoşoğlu Bey’i nezarete atmışlar! dedi.

Neeeeeeee???!!! diye öyle bir bağırdı ki Hüseyin Bey, ortalık inledi…

Hemen arabaya atlayıp Yatağan’a, polis karakoluna gittik. Karakol, ağaçlı ve çimenlik bir bahçe içinde, tek katlı sevimli bir binaydı. Nezarethane dedikleri ise olsa olsa bu binanın geniş, ferah bir misafir odası gibiydi. Geniş pencereleri sıcak yaz gecesine açılmıştı. Teknik Müdür Yardımcısı Mehmet Bey (Hoşoğlu) ve yanında Vardiya Amiri, dışarıdan görülebiliyordu. Biz de durumu öğrenmek için yanlarına girip oturduk.

Olay şöyle gelişmişti: Yatağan’a 20-30 km. uzaklıkta bir yerde yangın çıkmış. Valilik bütün kamu kurum ve kuruluşlarında ne kadar yangın söndürme aracı varsa toplanıp yangın yerine sevkini emretmiş. Evet, bizim santralda da bir yangın söndürme aracı vardı. Ama 2. Dünya savaşından kalma bir Amerikan kamyonundan uydurulmuş bu sözümona yangın aracı, santral içinde bile bir yerden bir yere giderken yolda kalıyor, ite kaka götürülebiliyordu. Bir defasında yangın sahasının içinde kalmış, yanıp kül olmaktan güçlükle kurtarılabilmişti. Santral dışında bir yangına gitmesi kesinlikle mümkün olmayan bu yangın aracı, gitse bile yangının içinden kendini kurtaramaz, orada kalırdı. Mehmet Bey ise bir önceki geceyi bir arıza nedeniyle santralda geçirdiği için o sırada evinde uyuyormuş. Vardiya Amiri arayıp durumu bildirince, biraz da uyku sersemiyle, herkesin bildiği şeyi tekrarlayıp yangın aracını göndermelerine gerek olmadığını söylemiş.

Yatağan’ın ilginç bir emniyet müdürü vardı o zamanlar. Kendine bıçkın bir hava vermeye çalışan, Yatağanlıların kendi aralarında “Kovboy!” diye andıkları bir kişi. Sanırım biraz da onun santral yöneticilerine karşı duyduğu bazı kişisel hırslar nedeniyle olayı biraz abartarak aktarması sonucunda, Vali Erol Çakır “Talimatıma kim karşı geldiyse, atın içeriye!” diye emir vermiş. Bunun üzerine, polis Hüseyin Bey’i bulamayınca yardımcısı Mehmet Bey’i ve santral Vardiya Amiri’ni nezarete almış.

O gece Hüseyin Bey’in bir yönetici olarak çok önemli bir özelliğine bizzat şahit oldum. Hüseyin Bey, zor zamanda elemanlarını ortada bırakıp kenara çekilen yöneticilerden değildi. Tam tersine bütün riskleri göze alıp elemanlarına sonuna kadar sahip çıkıyordu. Önce Emniyet Müdürü’ne, sonra karakola gelen Yatağan Kaymakamı Sait Bey’e ağzına geleni söyledi, yaptıklarının yanlış olduğunu belirtip Mehmet Bey’i ve Vardiya Amirini derhal bırakmalarını istedi. Ama Vali’den yeni bir talimat gelmedikçe bir şey yapamayan, aslında makul bir insan olmasına rağmen Emniyet Müdürü ile Vali’nin arasında sıkışıp kalan Kaymakam Sait Bey bir orta yol bulup ortamı sakinleştirmeye çalıştıkça tartışma sertleşiyor, Hüseyin Bey’in sesi gitgide daha fazla yükselmeye başlıyordu.

Bir ara beni yanına çağırdı, bana bir telefon numarası verdi ve kulağıma eğilerek Sosyal Tesisler’deki telefon santralına gitmemi, bu numarayı arayarak durumu anlatmamı ve yardım istememi söyledi. Dediklerini yaptım ve hemen geri döndüm. Hüseyin Bey hâlâ nezarette oturmuş, Mehmet Bey ve Vardiya Amiri ile konuşuyordu. Ben de gidip yanlarına oturdum. Bir süre sonra Hüseyin Bey bana dönerek: “Senin ne işin var burada?” diye sordu. Ben de, onları orada sohbet eder görünce yalnız bırakmamak için geldiğimi söyledim. “Ne sohbeti kardeşim!” dedi. “Beni de içeri tıktılar. Sen dışarda bekle…” Meğerse, ben telefon etmeye gittiğimde Hüseyin Bey’in Kaymakam’a hücumları dayanılmaz noktaya gelince, Sait Bey “Bunu da alın..” demiş polislere.

O gece telefonla Ankara’da kimi aradığımı hatırlamıyorum. Ama her kimse çok etkili bir kişi olmalı ki, bir süre sonra telefonlar ters yönde çalıştı ve gece yarısına doğru Kaymakam gelerek Hüseyin Bey’e “Serbestsiniz, gidebilirsiniz…” dedi. Ama Hüseyin Bey yerinden bile kıpırdamadı. “Bizi hangi sebeple gözaltına aldığınızı yazılı olarak bana bildirmedikçe buradan çıkmıyoruz” dedi. “Sizin karşınızda Devlet Memuru var. Siz köylü Memed Ağa mı zannettiniz? Köylü Memed Ağa’yı bile böyle sorgusuz sualsiz içeri atamazsınız. Hangi hakla devlet memurlarına bu muameleyi reva görürsünüz?”

(O zaman çocukluğumda bizim köyde olup biten bazı olaylar aklıma geldi. Köye yeni mezun olmuş, bekâr ebeler tayinle gelirdi. Köylülerden bir ev veya bir oda kiralayarak yerleşirlerdi. Ama her köyde olduğu gibi bizim köyde de eksik olmayan bazı serseriler Ebe’nin camını tıklatıp veya uzaktan küçük taşlar atıp kızcağızı korkuturlardı. Ertesi gün de Ebe Aliağa’ya gider, jandarma komutanına şikâyet ederdi. Bir süre sonra Jandarmalar köye gelir, kahvede ne kadar delikanlı yakalayabilirlerse alıp karakola götürürler, o gece sabaha kadar döverler ve sonra sokağa atarlardı. Çoğu suçsuz olarak dayak yiyen gençlerden hiç biri de korkudan itiraz etmeye yeltenemez, kös kös köye dönerlerdi.)

Esasen o gün Yatağan’da yapılan da bundan pek farklı bir şey sayılmazdı. Bu yüzden, Kaymakam Sait Bey çok zor bir durumda kaldı. Hüseyin Bey’i nezaretten çıkarabilmek için epeyce dil döktü. Sonunda gece saat 2’ye doğru güçlükle ikna edebildi.

İLM-İ SİYASET

“Eski zamanda, medreseden mezun olan bir genç, tayin edileceği bir köyde imamlık yapmak üzere Hoca’sından icazet istemiş. Hoca “Tamam” demiş, “Okulu bitirdin, bu senin hakkın. Ama bir ders daha var: İlm-i Siyaset. Mecburi değil ama ben sana şiddetle tavsiye ederim.”

Fakat yıllardır okumaktan bıkmış usanmış olan genç kabul etmemiş. İcazetini alıp tayin olduğu köye gitmiş. Gidişini ise bir Cuma gününe denk getirmiş, hem eski imamı hem de cemaati tanıyabilmek için kendini belli etmeden cemaatin arasına karışmış. Eski imamın vaazını dinlemeye başlamış. Ama dinledikçe aklı başından gitmiş. Adamın anlattıklarının dinle, imanla, Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi yokmuş. Dayanamayıp ayağa fırlamış: “Ey cemaat!” demiş. “Kimdir bu cahil adam? Nereden buldunuz bunu? Eğer dediklerini dinlerseniz Hafazanallah dinden çıkarsınız!”

Ama eski imam, yıllardır yönettiği cemaat üzerindeki mevcut otoritesini kullanarak bu ne idüğü belirsiz yabancıyı kolayca saf dışı etmiş. “Vurun kâfire! Kanı helâldir!” diyerek cemaati üzerine salmış. Bizim genç imam canını zor kurtararak köyden kaçmış, yara bere içinde perişan bir halde yeniden medresedeki Hoca’sının yanına dönmüş.

Hoca hemen anlamış tabii durumu. “Gel bakalım” demiş, “Şimdi de İlm-i Siyaset dersini verelim sana!”

İlm-i Siyaset dersini de alan genç imam, bir süre sonra yine aynı köye yine bir Cuma günü ve yine kendini gizleyerek gitmiş ve cemaatin arasında yerini almış. Eski imam vaazında yine eski yaveleri tekrarlayıp sözünü bitirdikten sonra ağır ağır ayağa kalkmış: “Ey Cemaat!” demiş. “Ben Çin’i Maçin’i dolaştım, Şam’ı Bağdat’ı gördüm, ama böylesine âlim, böylesine derin bir hoca görmedim. Bu adam öyle böyle değil, artık ermişlik mertebesine ulaşmış. Kanaatim odur ki, bu mübarek adamın sakalından bir tel koparan, dünya ahret cennetliktir!”

Böylece eski hoca sakalının yarısını orada bırakarak kaçıp gitmiş ve yeni imam rahatça makamına kurulup görevine başlayabilmiş.”

İlk defa Güzelhisar Köyü’nde Mehmet Emin Abi’den dinlediğim bu meseli bir gün Hüseyin Bey’e anlattım. O kadar hoşuna gitti ki bizim memlekette en geçerli yöntem olarak yıllarca her fırsatta anlattı durdu. Aslında hikâye hoşuma gitse de yöntem benim pek hoşuma gitmezdi. Biraz fazlaca oportünist ve ikiyüzlü bulurdum bu tür davranışı. Bu yüzden, Hüseyin Bey sık sık bana dönüp “Sen ilm-i siyaseti bilmiyorsun!” derdi...

Siyasi görüşlerimizin uyuşmadığını bilmesine rağmen bunu hiç sorun etmezdi. Bir gün, mühendis toplantısında bana takıldı. Ramazan’daydık, benim oruçlu olmadığımı kastederek “Sadece Mehmet Bey’i bizim tarafa çekemedik” dedi. “Siz benim için hiç üzülmeyin Hüseyin Bey” dedim. ”Ben ‘Çalışmak en büyük ibadettir’ maddesinden kurtarıyorum...” Güldü, üstelemedi. Zaten kendisi de pek sofu sayılmazdı.

O zamanlar, sosyal tesislerde cami yoktu. Bu durumda, özellikle ramazan ayında teravih sıkıntısı ortaya çıkıyordu. Bu nedenle, henüz boş olan dublekslerden birini tahsis etti. Santraldan bir işçinin imamlığında, dubleksin geniş salonunda teravih namazları kılınmaya başlandı. Hüseyin Bey de ara sıra teravihe gidiyormuş.

Bir gün namazdan sonra, imam yanına yaklaşarak “Müdür Bey, siz teravihe gelmeseniz..” gibi bir şeyler mırıldanmış. Hüseyin Bey, felâket öfkelenmiş. “Ne diyorsun sen, niye gelmeyecekmişim, ben Müslüman değil miyim?” diye bağırmış.

Bunun üzerine, imam “Yanlış anlamayın, Müdür Bey” demiş. “Siz geldiğiniz zaman izdiham oluyor, samimi Müslümanlara yer kalmıyor, onun için söyledim…” (Bir süre sonra, Refahyol Dönemi’nde Ankara’da Genel Müdürlük binasındaki “mescit”te de buna benzer hadiseler olduğunu duymuştuk. Ama orası çok kalabalık olduğu için ve bu yüzden kendini zat-ı şahanelerine göstermek kolay olmadığından, işi sağlama bağlamak isteyenler secdeye vardıklarında kimliklerini yanlışlıkla (!) halıya düşürüyorlarmış.)

O sıralarda, santralın su kaynağı olan Dipsiz’de bir iftar yemeği düzenlemişti. Beni de davet etti. “Ama ben oruçlu değilim, Hüseyin Bey” dememe rağmen “Şart değil yahu, sen de gel” dedi. Henüz iftar vakti olmadan Dipsiz’e gittik. Masalar kurulmuş, garsonlar servisleri düzenliyorlardı.

Arkadaşlarla ayakta laflarken ben gayri ihtiyari cebimden bir sigara çıkarıp yaktım. Birden herkes üstüme çullandı, “Aman Mehmet Bey, henüz top atılmadı!” diye… Ben de şaşırmıştım bu ani tepkiye, “Ben oruçlu değilim ki” dedim, “Hem Müdür Bey’e de bunu açıkça söyledim.” İlginçtir, bu konuşmanın hemen arkasından bir de baktım ki, bana itiraz edenler de dahil olmak üzere bir çok arkadaş sigaraları tellendirdiler. Meğerse çoğu birbirine rol yapıyormuş…

“İlm-i Siyaset”in binbir çeşit yolu var!

Hüseyin Bey’le birlikte, bir yemekte

HÜSEYİN BEY’İN SOSYAL UZMANLIĞI

Hüseyin Bey, hayat dolu bir insandı. Yemeyi, içmeyi, sohbeti severdi. Birlikte birçok seyahate çıktık. Hiç öyle arkeoloji, müze ve “daş bakmeye” pek meraklı değildi. Onun için önemli olan iyi balık, rakı ve iyi sohbetti. O sevimli Antalya şivesiyle gülerek “Beniylen yola çıkan aç kalmaz!” derdi.

Şehrin önde gelenleri, etkili insanlar ve bürokratlar ile sıkı ilişkiler kurardı. Savcı Salih Zeki İskender bunlardan biriydi. Nedense ona hep “İskender Bey” derdik. Hüseyin Bey ise ağzını doldurarak “Savucı Bey” derdi ona. İskender Bey çok hoşsohbet, esprili bir insandı. Bir akşam lokalde birlikte otururken, elindeki telsizden Jandarma Komutanı aradı. Turgut Köyü’nde bir cinayet işlenmiş, jandarma tahkikat için oradaymış.

“Duvarda bir tüfek asılıymış, evin kedisi atlamış, silah patlamış ve adam vurulmuş” dedi telsizdeki ses. Hemen arkasından ekledi: “Savcı Bey, ne yapmamızı emredersiniz?” İskender Bey, gayet sakin bir sesle: ”Kediyi tutuklayın!” dedi.

Karşı tarafta kısa bir süre ses kesildi, sonra “Anlayamadık Savcı Bey” diye ezik bir ses geldi. O zaman İskender Bey bas bas bağırmaya başladı: “Kardeşim, anlaşılmayacak ne var? Sizin anlatımınıza göre, tek bir suçlu var, o da Kedi! Kediyi tutuklayın!” dedi ve telsizi kapattı. Yıllar sonra İskender Bey’le Ankara’da karşılaştık. Mesleğinde yükselmiş, Yargıtay Üyesi olmuştu.

O zamanlar her yıl Türkiye Elektrik Kurumu'nun (TEK) bütçesini hazırlamak üzere herhangi bir işletmede, bütün birimlerden gelen idari personelin katıldığı Muhasebeciler Toplantısı yapılırdı. Bütün işletmeler bunu bir angarya olarak gördükleri için hiçbir zaman üstlerine almak istemezlerdi. Ama Hüseyin Bey, tam tersine ortaya atılır, toplantının Yatağan’da yapılması için kendisi öneride bulunurdu. Bu şekilde çeşitli defalar Yatağan’da toplanıldığını hatırlıyorum. Bir gün bizim İdari Müdür Yardımcısı Cüneyt Oktay’a bu toplantılarda ne yaptıklarını sormuştum. Gayet ciddi bir şekilde, “bir sonraki yıl Kurum’un ne kadar zarar edeceğinin kararlaştırıldığını” söylemişti! Hüseyin Bey, mühendisler olarak bizim de bu toplantılara katılmamızı, diğer işletmelerden gelenlerle tanışmamızı ve samimiyeti ilerletmemizi isterdi. Gerçekten de bu tür ilişkilerin ileride işlerimizi ne kadar kolaylaştırdığını anlatamam.

Bu tür sosyal ilişkiler üzerine Hüseyin Bey’in uzmanlığı tartışılmazdı. Bir gün Ankara’dan dönerken yol üzerinde bulunan Denizli Jeotermal Santralı’na uğramış. Santral Müdürü Mustafa Bey’le konuşurken: “Senin bu santralda ne yapman gerekir, biliyor musun?” diye sormuş. “Elbette biliyorum” demiş Mustafa Bey, “yeraltı sıcak su boruları sık sık birikintilerle tıkanıyor, bunu çözmek için bazı yatırımlar yapmamız lâzım.” “Sen adam olmazsın!” demiş Hüseyin Bey. “Yahu, borulara ne yaparsan yap, kimsenin umuruna bile gitmez. Ama burada hazır jeotermal su varken, şuraya iyi bir sauna yaptır, Ankara’da ne kadar yüksek bürokrat varsa hepsi buraya dökülür. Senin de namın yürür!” 

1989 Kasım, Hüseyin Gün ve Mehmet Aslan Afşin’e giderken Anamur’da bir muz bahçesinde. 

Siyasilerle de arası iyiydi Hüseyin Bey’in. Hangi partiden olursa olsun Milletvekillerine saygı gösterirdi. Bir gün ANAP Muğla Milletvekili Şükrü Zeybek ile Misafirhane’nin altındaki özel salonda otururken, o sıralarda santralda yeni işbaşı yapan bir mühendis de içeri dalmış, gelip yanlarına oturmuş. Muhtemelen santralda işe girmesine yardımcı olan Milletvekili’ne şükranlarını sunmak istemiş. Ama Hüseyin Bey’in kaş göz işaretlerine rağmen bir türlü kalkmak bilmemiş. Hüseyin Bey böyle densizliklere hiç katlanamazdı ama herhalde Milletvekili’nin yanında bozmak istememiş. Ben o sırada bir arıza nedeniyle santraldaydım. Bir konuda görüşünü almak için Hüseyin Bey’i aradım. Bunu fırsat bilen Hüseyin Bey, mühendise dönüp “Kardeşim senin amirin şu anda santralda çalışıyor, senin ne işin var burada? Hadi bakalım, sen de santrala..” deyip güçlükle başından savabilmiş. Ertesi gün çok öfkeliydi. Sabah toplantısında Mühendislere iyi bir protokol dersi verdi: “Bakın beyler, şunu kafanıza yazın: Her yere gidilmez. Bazı yerlere gidilir, bazı yerlere gidilmez. Bazı yerlere davet edilmedikçe gidilmez. Hatta, şurası çok önemli, bazı yerlere davet etseler bile gidilmez. Bunlar işin incelikleri…”

Organizasyon anlayışı Vedat Bey’in tam tersiydi. Güvendiklerine yetkilerini kolayca devrederdi. Ama mümkün olduğu kadar az kişiyle muhatap olmak isterdi. Bu yüzden dikey bir hiyerarşi yaratmıştı. Kendisi sürekli İdare Binasında oturduğu için, sık sık ihtiyaç duyduğu Teknik Müdür Yardımcısı’nı da orada esir almıştı. Bu yüzden Teknik Bina’yı yönetecek bir kişi daha gerekiyordu. Yani Teknik Müdür Yardımcısı’nın Yardımcısı! Bu aynı zamanda, Teknik Müdür Yardımcısı’nın yedeği anlamına da geliyordu. Çünkü bazen Teknik Müdür Yardımcısı’nı dış seyahatlere de taşıyordu. Ama bunca boşluğa rağmen işlerde herhangi bir aksama olmuyordu. Pratik bir ihtiyaçtan doğan bu durum zamanla gelenekleşti. Sırasıyla bu kademeden geçen Mehmet Hoşoğlu, Bülent Barut, ben ve Aziz Tığ, bir süre sonra nöbet sırası geldiğinde daha üst görevlere hiç zorlanmadan geçebildik. Çünkü yıllardır bu işin stajını görmüştük zaten…

2001 yılının Ağustos ayında Yatağan’dan ayrılıp Aliağa’da kurulmakta olan 1500 MW gücündeki İntergen Enka Doğalgaz Santralı’nda çalışmak üzere Bakım Müdürü olarak seçildim. Eleman seçimini doğrudan Amerikalı ortak İntergen yürütüyordu. Birkaç kez Amerikalılarla mülakattan geçtikten sonra Intergen Türkiye Genel Müdürü Christopher Wilkinson’ın son noktayı koymak üzere benimle görüşmek istediğini söylediler. Görüşme çok sıcak bir havada geçti. Hele Mr. Wilkinson’ın Bornovalı bir levanten torunu olduğunu öğrenince kendisiyle daha yakın bir hemşeri sohbetine bile girebildik. Bana kendimle ilgili ne söyleyeceğimi sorunca, ona Yatağan Termik Santralı’nda Teknik Müdür Yardımcısı olduğum 1992 yılından itibaren en son 2000’e kadarki elektrik üretim grafiğini sundum. Grafik başarılı şirketlerin karikatürlerinde çizildiği gibi 45 derecelik bir eğimle sürekli yükseliyordu. 

Yatağan Termik Santralı Yıllara Göre Elektrik Üretim Grafiği

Kendisine “Bu bir tesadüf olabilir mi?” diye sordum. “Hayır, tabii ki olamaz” dedi. “Peki nasıl başardın bunu?” “Aslında ben de bilmiyorum” dedim. “Ben tembel bir insanım, fazla çalışmayı sevmem. Sabah toplantılarında bile fazla konuşmam. Bırakırım, mühendisler kendi aralarında tartışırlar ve sonunda en doğru çözümü bulurlar. Ben sadece, birisi sesini fazla yükseltip toplantının güvenliğini tehlikeye atınca müdahale ederim, o kadar.” Mr. Wilkinson şaşırdı: “Ama bu anlattığınız, yönetim biliminde varılan en son ve en modern anlayış!” dedi. Kalkıp elimi sıktı.

İşe kabul edilmiştim. Bu başarımda bence en büyük pay, belki de Hüseyin Bey’indi, ondan öğrendiğimiz şeylerdi. Birazı da, o sıralarda okuduğum “Aklı Yeniden Kurmak” isimli muhteşem kitabın yazarı Danah Zohar’a ait olabilir. Ama bunu Mr. Wilkinson’a söylemedim tabii... 

Hüseyin Gün'ün Yatağan Termik Santralı'ndaki makamında çekilmiş son fotoğrafı. 

SÜRPRİZ VEDA

Bunca senelik ANAP iktidarı boyunca hiç sözünü sakınmadan Turgut Özal’ı eleştiren ve siyasi yasaklı olduğu yıllardan itibaren hep Süleyman Demirel’i savunan Hüseyin Bey, 1992 yılında Doğru Yol Partisi (DYP), Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile koalisyonla da olsa iktidara geldikten hemen sonra görevden alındı. Olacak şey değil! Bu garabetin kesin sebebini hâlâ bilmiyorum ama çok büyük ihtimalle yeni iktidara gelmiş DYP’nin Yatağan teşkilatındaki bir takım çarıklı erkânıharbin büyük bir hırsla santralın üzerine çullanmak istemesi buna yol açmış olabilir.

Hüseyin Bey, hem etkili bir bürokrat olarak, hem de eskiden beri Demirelci olarak bilinmenin kendine verdiği güven ile onları fazlaca küçümsemiş olabilir. Ama taşra hayatının cilveleri işte bunlar. Umulmadık taş baş yarabiliyor. 

Yatağan, 28.01.1995 / Soldan Sağa: Genel Müdür Mustafa Turhan, Cengiz Sel, Hüseyin Gün, Muzaffer Başaran, Mehmet Aslan, Bülent Barut.

Hüseyin Bey bir süre İzmir’de kızakta kaldı. Ama 1994 yılında öyle bir şey yaptı ki, yine hepimizi şaşırttı. 1992 yılında TEK Genel Müdürü olan Sedat Yıldız, bir prensip kararı almıştı. Artık santrallarda devreye giriş aşamasında 2 Müdür, yani Tesis Müdürü ve İşletme Müdürü olmayacaktı. Mevcut tesis müdürleri santral devreye girdikten sonra her ikisini uhdesine alan İşletme Müdürü olarak devam edecekti. Hatta, Afşin’de çalışmakta olan Muzaffer Başaran, kendisine bu söz verilerek 1993 yılında Kemerköy Tesis Grup Müdürlüğü’ne tayin edilmişti. 1994 yılında ise bu prensip ilk olarak Hüseyin Gün için çiğnendi ve Hüseyin Bey, hiç umulmadık bir şekilde Kemerköy İşletme Müdürlüğü’ne tayin edildi. Hemen arkasından da Yeniköy ve Kemerköy Termik Santralları, Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın 11.08.1995 tarih ve 95/62 sayılı kararı çerçevesinde Soma ve Hamitabat Santralları ile birlikte, Anonim Şirket statüsüne getirilerek Enerji Bakanlığı’ndan ayrıldı ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na bağlı Genel Müdürlükler haline getirildi. Böylece Hüseyin Bey, KEAŞ Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.’nin Yönetim Kurulu Üyesi ve ilk Genel Müdürü oldu. Bu şekilde Muğla bölgesinde Hüseyin Bey’in etkisi bir süre daha hissedildi. Ancak bu durum çok uzun sürmedi. Bir süre sonra Kemerköy Santralı’nın Genel Müdürlüğü’ne Muzaffer Başaran atandı. 1998 yılının Eylül ayında Hüseyin Bey emekli olarak santraldan ayrıldı. 

Hüseyin Gün, emeklilik yıllarını geçirdiği memleketi Serik’te, yakınları ile beraber görülüyor. 

Hüseyin Bey, halen memleketi Antalya'da mutlu bir emeklilik hayatına devam ediyor. Bir sürpriz olması için, kendisine hiç danışmadan hazırladığımız bu yazıya elbette ki itirazları olabileceği gibi eksik kalan tarafları da tamamlayabilir diye düşünüyorum.

Kendisine mutlu ve uzun bir ömür diliyorum.