Doğu Akdeniz’de sular durulmuyor. Ortadoğu’daki ve Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının Avrupa’ya aktarılması uzun süredir gündem oluşturan bir konu. Bu konudaki son gelişme Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail’in elektrik şebekelerini denizin altından birbirine bağlayan Great Sea Interconnector (GSI) elektrik iletim hattı projesi.
Bu girişim sadece projenin niteliği açısından değil aynı zamanda Doğu Akdeniz jeopolitiği açısından da tartışma yaratıyor. Türkiye’nin projeye karşı çıkması uluslararası hukuk tartışmasını da beraberinde getiriyor. Tarafların argümanları üzerinden tartışmayı biraz sonraya bırakalım. Şimdilik projeye geri dönelim.
Yeni bir proje gibi görünse de aslında GSI’nın geçmişi 2012 yılına kadar uzanıyor. 2012 yılında Güney Kıbrıslı iş insanı Nasos Ktorides başkanlığındaki enerji konsorsiyumu tarafından GSI’nın ilk hali olan EuroAsia Interconnector Projesi ilan edildi. Ekim 2013’te AB’nin Ortak İlgi Projesi olarak kabul edip desteklediği EuroAsia Interconnector Projesi Kasım 2023’te Great Sea Interconnector olarak yeniden adlandırıldı.
Enerjinin bulunduğu yerde elektriğe dönüştürülerek kablo ile taşınması konusunu destekleyen ve bu konuda Doğu Akdeniz’deki projeleri ivmelendiren aktörlerden biri de ABD’dir. ABD, Ocak 2022 tarihinde EastMed Boru Hattı projesinden hem maliyetli olması hem çevreye zarar vereceği hem de bölgesel gerginlikler yaratacağı gerekçeleriyle desteğini çekmişti.
ABD bu görüşünü deklare ederken aynı zamanda da enerjiyi kablo ile elektrik formunda taşıyabilecek projeleri önerdi, yani o dönemki adı ile EuroAsia Interconnector girişimini desteklediğini duyurdu.
ABD’nin EastMed’ten desteğini çekmesi her ne kadar özellikle Yunan basını tarafından “sırtımızdan bıçaklandık” şeklinde yorumlansa da, Vaşington yönetiminin kablo ile elektrik naklini desteklemesi Yunanistan, GKRY ve İsrail’i GSI konusunda cesaretlendiriyordu.
Gelelim işin uluslararası hukuk ve Doğu Akdeniz jeopolitiği boyutuna. Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Gerapetritis 24 ve 26 Ağustos tarihlerinde konu ile ilgili olarak proje için Türkiye’nin izni gerekmediğini, uluslararası hukuka göre de izin zorunluluğu bulunmadığını, bu projenin Avrupa ile Orta Doğu’yu bağlayan barışçıl bir altyapı projesi olduğunu ve gerektiğinde her türlü önlemin alınacağını belirtti. Yunanistan bu görüşünü 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 79. maddesine dayandırıyordu.
Bu maddenin 1. Paragrafında tüm devletlerin denizaltı kablo ve boru hattı döşeme hakkına sahip olduğu belirtiliyor. Ayrıca yine 79. Maddenin 2. paragrafına göre, kıyı devleti kıta sahanlığı içerisinde araştırma, doğal kaynaklarını işletme ve boru hatlarından kaynaklanan kirlilik önleme, azaltma ve kontrol altına alma hakkına sahip olduğu makul önlemleri alma hakkı saklı olmak üzere, kablo ve boru hatlarının döşenmesi veya bakımını engelleyemez. 79. maddenin tartışma yaratan 3. paragrafında ise kıta sahanlığına boru hattı döşenmesinde rotanın belirlenmesi, kıyı devletinin iznine tabidir ifadesi geçiyor.
Görüldüğü üzere, 3. paragrafta kıyı devletinin izninin arandığı belirtiliyor. Ancak, bu noktada, Yunanistan, GKRY ya da İsrail 3. paragrafta boru hattı döşenmesinde izin gereklidir, kablo döşenmesi için değil diyerek argümanlarını meşrulaştırma eğilimindeler. Adı geçen devletler UNCLOS’un bu maddesine dayandırarak, Great Sea Interconnector projesinin hukuka uygun olduğunu iddia ediyor.
Türkiye ise 2012 yılındaki başlangıcından itibaren hem GSI’ye hem de EastMed Boru Hattı Projesi’ne karşı çıkıyor. Türkiye’nin bu noktadaki argümanının temel dayanağı Ankara’nın 1982 UNCLOS’a taraf olmaması. Türkiye’nin bu sözleşmeye Ege Denizi’ndeki sorunlar çözülene kadar taraf olması söz konusu değil. İkinci olarak sözleşmede yer alan zorunlu yargı mekanizması yine Türkiye’nin sözleşmeye taraf olmama gerekçelerinden bir diğeri, siyasi bir kararla oldu bittiye getirilerek hak kaybına uğramak istememesi.
Sözleşme’nin müzakere sürecinde ciddi katkılar veren, özellikle hakkaniyet ilkelerinin sözleşmeye girmesi için çabalayan Türkiye, Ege ve Akdeniz’deki problemleri tarafların bir araya gelerek çözmesi gerektiği tezini savunuyor. Türkiye, UNCLOS’a taraf olmasa da, sözleşmenin teamül hukuku (customary law) haline gelmiş hükümlerini kabul ettiğini ve uyguladığını beyan ediyor.
Nitekim Ankara 5 Aralık 1986’da Karadeniz’de 200 deniz mili münhasır ekonomik bölge (MEB) ilan etti ve SSCB ile 1987 yılında kıta sahanlığı sınırını MEB sınırı olarak kabul eden bir mutabakat yaptı. Ayrıca kıta sahanlığı hakları, “ipso facto ve ab initio” (kendiliğinden ve başlangıçtan itibaren) doğar ve ilan gerektirmez; bu, teamül hukukunun bir parçasıdır.
Buna göre Türkiye, UNCLOS'a taraf olmasa da, kıta sahanlığı üzerinde egemen araştırma ve işletme haklarına sahip. Dolayısıyla, Ankara UNCLOS’a taraf olmadığı için 79. Maddenin hükümlerine de bağlı değil. Türkiye, kendi kıta sahanlığında hangi faaliyetlere izin vereceğini teamül hukuku ve kendi iç hukuku çerçevesinde belirler.
Dolayısıyla taraf olmadığı için Türkiye ne 79. Madde hükümlerine bağlıdır ne de kablo-boru hattı ayrımını tanımak zorunda. Bu minvalde, Türkiye’nin asıl argümanı, teamül hukuku çerçevesinde kıta sahanlığı egemen haklarının, her türlü altyapı geçişi için önceden koordinasyon ve izin gerektirdiğini de içeriyor.
Bu bağlamda, Yunanistan'ın Ağustos 2026 açıklamalarıyla “İsrail-GKRY-Yunanistan kablo hattı için izin gerekmez” argümanını UNCLOS Madde 79(3)’teki kablo–boru hattı ayrımına dayandırması, Türkiye'nin ise 1982 Sözleşmesi’ne taraf olmamasından doğan teamül hukuku kıta sahanlığı egemenliğiyle buna karşı çıkması, krizin özünün bir altyapı anlaşmazlığı değil, deniz yetki alanları sınırlandırması olduğunu ortaya koyuyor.
Bir başka deyişle, Great Sea Interconnector, Ege’de başlayan ve Doğu Akdeniz’de devam eden sorunların son halkasını oluşturuyor. Bu anlaşmazlık da göstermektedir ki Türkiye’nin sık sık birçok platformda ifade ettiği gibi kıyıdaş ülkelerin yok sayılarak değil, bir araya gelerek her ülkenin bölgesel çıkarlarını ön planda tutan bir iş birliği ortamı yaratılması gerekiyor.
Aksi takdirde, yıllardır Ege’de olduğu gibi Doğu Akdeniz’de de çözümsüzlüğün normalleşeceği ve anlaşmazlığın hüküm süreceği bir statükonun çerçevesinde gergin bir atmosferin devam edeceğini söylemek yanlış olmaz.