Türkiye-Rusya krizinde yumuşama

Halil DAĞ

Türkiye’nin Suriye sınırında bir Rus uçağını düşürmesiyle doruğa çıkan krizli ilişkinin son günlerde yumuşama dönemine girdiği görülüyor.

Uçak krizi olarak da adlandırılan kriz nedeniyle Rusya kendince Türkiye’ye çok ağır yaptırımlar uygulama yoluna gitmiş, Türk şirketlerine kısıtlamalar getirmeden Rusya’daki öğrencileri taciz etmeye kadar varan bir çok girişimde bulunmuştu.

Rus hükümet yetkilileri yaptıkları açıklamalarda hedeflerinin siyasiler olduğunu vurgulamasına karşın bu girişimlerden zarar gören çiftçi ile Rusya’ya para kazandıran sahipsiz öğrenciler oldu.

Böylesine yanlış bir politikanın sürdürülemezliği açıktı. Nihayetinde aklı başında birileri devreye girdi ki Rusya’nın söyleminde ve uygulamalarında yumuşamalar başladı.

31 Mart-1 Nisan 2016 tarihlerinde Washington’da yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nin olduğu günlerde özellikle Rus medyasının dili bu yumuşamanın işaretlerini taşımaktaydı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik olarak ABD’deki soğuk tutumun haberleri başta olmak üzere Rus haber siteleri adeta Türkiye’nin tarafını tutan bir yayın çizgisi izlediler.

Krizde yumuşama dönemine mi girdik derken bölgedeki başka bir ertelenmiş krizin patlak verdiği görüldü. 1990’lı yıllardan bu yana, başta Rusya, ABD ve Fransa olmak üzere bir çok devletin kendi hesabına kullanmak üzere buzlukta beklettiği Dağlık Karabağ Sorunu, tam da Nükleer Güvenlik Zirvesi’nin devam ettiği sırada 1 Nisan’da tekrar hortladı.  

Giderayak küresel sorunlara kendi damgasını vurmak isteyen Başkan Barack Obama’nın Azerbaycan ve Ermenistan devlet başkanlarını buluşturduğu sırada Dağlık Karabağ’da iki taraf arasında çatışmalar başladı.

Bilindiği gibi Dağlık Karabağ, hukuki olarak Azerbaycan toprağıdır. Bu topraklar1988’de başlayan çatışmaların sonunda Ermenistan ve Rusya’nın desteklediği ayrılıkçı Ermeni güçlerin fiili yönetiminde kalmıştı. Buradaki Ermeni milisler, kendi ordularını oluşturup 1992’de Ermenistan da dahil hiçbir ülkenin tanımadığı, tarihi Artsakh vilayetinin isminden mülhem Dağlık Karabağ Artsakh Cumhuriyeti’ni kurmuşlardı.

Nihayetinde Kafkasya’nın fitili durumundaki bu sorun ortaya çıkmış ve Minsk Grubu da dahil bir çok arabulucu tarafın girişimine rağmen çözülememişti.

Bölgede son yıllardaki gelişmenin seyrini ve tarafların bu meseledeki pozisyonunu enerji hammaddelerinin belirlediğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü bölgedeki ülkelerin ekonomik ve askeri yapıları, enerjiden elde edilen gelire bağlı olarak çok önemli bir değişim gösterdi.

DOĞRUDAN TARAFLARIN GÜCÜ VE KONUMU

Sorunun ve çatışmanın doğrudan tarafı olan Ermenistan ve Azerbaycan’dır. Bölgesel nitelikli birincil taraflar ise Türkiye ve Rusya’dır. Sorunun resmini, başta bu dört aktör olmak üzere taraf ülkelerin son yıllardaki konumu ve ilişkileri üzerinden okumak gidişatı kavramak açısından ufuk açıcı olabilir.

Ermenistan; Diyaspora’nın sözünden çıkamayan, Karabağ Klanı gibi bir belanın mağduru, gittikçe yoksullaşan ve sürekli dışarı göç veren bir ülke konumunda.

Erivan yönetimi, ülkedeki askeri üslerin önemli bir kısmını, aldığı borçlar ve Dağlık Karabağ Savaşı desteği karşılığında Rusya’ya teslim etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla Ermenistan demek bir yerde Rusya demektir. Rusya ne kadar canlı ve diri ise Ermenistan da o ölçüde canlı ve diridir. Zaten 1990’lardaki başta Hocalı Katliamı olmak üzere Ermenilere mevzi kazandıran bir çok olayda yer alanlar Ermenilerden çok Rus askerleriydi.

RUSYA MEVZİ KAYBETTİ

1812 Gülistan ve 1828 Türkmençay anlaşmalarıyla bu sorunun tohumlarını atan, 1990’larda fiilen, katliamlar da dahil bir çok eyleme girişen Rusya’nın durumuna gelecek olursak...  

Rusya, son birkaç yıldır yaşadığı sendelemeler nedeniyle eski Rusya değil. Moskova yönetimi, Suriye’ye girmekle ne kadar büyük bir hata yaptığını erken kavradı ve ikinci Afganistan tuzağından kendini kurtarmayı başardı.

Gürcistan, Ukrayna ve Suriye hamleleri, açıkçası petrol ve gaz gelirleriyle hızla zenginleşen Rusya’ya çok pahalıya patladı. Kremlin, küresel yalnızlığa mahkum olmanın ötesinde Çin’e de mahkum hale geldi.

Çünkü asla güvenemeyeceği Almanya dışında, kolaylıkla enerji satabildiği tek ülke Çin. Ve Çin’i Sarı Tehlike olarak adlandıran da başkası değil, Ruslar.

Öte yandan Çin’e enerji satmak o kadar da ekonomik değil, çünkü taşıma maliyetlerine ortak olmanın da getirdiği bir yük söz konusu.

Bu çerçevede Türkiye ile ilişkileri bozmak ve Suriye’de mali gücünün kaldıramayacağı büyüklükte askeri harcamalara girişmek Rusya’yı ciddi anlamda zayıflatmış durumda. Zaten Ukrayna Krizi’nden bu yana Rusya’nın enerji gelirleri ciddi oranda gerileme göstermişti. Bunun yanında petrol fiyatlarının son yılların en düşük seviyelerinde olması Rusya’nın işini daha da zorlaştırıyor.

Rusya’yı bölgede sıkıntıya sokan bir diğer faktör ise İran’ın Batı ile anlaşarak enerjisini serbestçe satma konusunda avantajlar elde etmesi. İran’ın serbest satıcı olması petrol ve gaz arzını yükselteceği için fiyatların daha da düşerek Rusya’nın işlerini daha da zorlaştıracağı açık.

İran ile sürdürdüğü işbirliğinin Batı lehine değiştiğini gören Rusya, 5 Nisan 2016’daki bir habere göre 2007’den beri çeşitli nedenlerle ertelediği S 300 teslimatını yapacağını açıkladı. (http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/04/160405_s300_rusya_iran). Sonuçta Rusya’nın eski pozisyonunu kaybettiğini görüyoruz.

Türkiye’nin durumu bildiğiniz gibi. O yüzden Ankara’yı bir yana bırakıp, doğrudan Bakü’nün, yani Azerbaycan’ın durumuna bir göz atmakta fayda var.

AZERBAYCAN VE ERMENİSTAN

Topraklarının yüzde 20’den fazlası halen fiili Ermeni işgali altındaki Azerbaycan, Bakü Tiflis Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı ve diğer enerji işbirlikleri sayesinde çok hızlı zenginleşen bir ülke.

Amerika’nın istatistik yıllıklar da oluşturan ünlü istihbarat kuruluşu CIA’in verdiği bilgilere göre Azerbaycan’ın 2014 yılı milli geliri, nominal olarak 74 milyar dolar civarında iken satın alma gücü paritesine göre toplam 165,3 milyar dolar. Kişi başı milli gelir ise 17.600 dolar seviyesinde. (http://web.archive.org/web/20150905102844/https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/am.html).

Ermenistan’ın milli geliri nominal olarak 10,88 milyar dolar iken satın alma gücü paritesine göre ise sadece 24,28 milyar dolar.

Azerbaycan’ın başta enerji hammaddeleri olmak üzere yaptığı ihracattan elde ettiği yıllık nominal gelir, Ermenistan’ın nominal milli gelirinin dört katından bile daha yüksek bir rakam olan 25 milyar doları buluyor.

AZERBAYCAN VE ERMENİSTAN’IN SİLAH GÜCÜ

Temel olarak herkesin ihtiyacına ve kesesine göre silahlandığı bir ortamda Azerbaycan’ın Ermenistan’dan daha hızlı silahlanması beklenir. Ki, öyle de olmuştur.

Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) tuttuğu istatistiklere göre son 15 yıl boyunca Ermenistan toplam 5.275 milyon dolarlık silahlanma harcaması yaparken, Azerbaycan 30.793 milyon dolarlık silahlanma harcaması yaptı. Son beş yıl boyunca Ermenistan’ın silah alımına ayırdığı bütçe yıllık ortalama 450 milyon dolar civarında iken Azerbaycan’ın yıllık ortalama harcaması ise 3,5 milyar $ civarında.  (http://www.sipri.org/research/armaments/milex/milex_database/milex_database).

Azerbaycan’ın gelir rakamları ve askeri harcamaları, günümüz koşullarında Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı ezici bir üstünlüğünün olduğunu ortaya koyuyor. Zaten bu ezici üstünlüğün sonuçlarını şimdiden 4 Gün Savaşı olarak adlandırılmaya başlayan 1-5 Nisan çatışmalarında gördük.

Azerbaycan ateşkesi ilan eden taraf olmasına karşın Ermenistan tarafına ağır kayıplar verdirmiş ve işgal altındaki bazı stratejik noktaları ele geçirmiş durumda.

VEKALET SAVAŞI MI?

Anlaşılan o ki, bu bir “yoklama” çatışmasıydı. Azerbaycan modernize ettiği ve Türkiye’nin de ciddi eğitim desteği sağladığı subay kadrosunun taktik yeteneklerini test etmek istemiş olabilir[1]. Testin başarılı geçtiği açık. Ama Azerbaycan’ın bu kısa çatışmadaki en büyük kazancının Rusya ile ilgili olduğunu söylemek mümkün. Şöyle ki;

Vekalet savaşlarının arttığı günümüzde Türkiye, Rusya ve ABD’nin birbirlerini Dağlık Karabağ üzerinden sınadığı da ileri sürülüyor. Ancak geçmişten beri bilindiği gibi Rusya bu krizde vekil kullanmayıp, kendisini doğrudan taraf olarak konumlandırıyor. Dolayısıyla ABD, Türkiye, Fransa gibi ülkeler açısından bir vekalet savaşından söz edilebilir ama Rusya için böyle bir durumdan söz konusu değil.

Eğer 1990’larda Rus ordusu Bakü’ye girmese, Hocalı Katliamı başta olmak üzere Ermenilerin yanında saf tutmasaydı Türkiye’nin de desteğini almış olan Azerbaycan hiçbir şekilde toprak kaybetmezdi. Dolayısıyla Dağlık Karabağ Sorunu açısından vekalet değil asalet söz konusu. Ve meselenin asıl aktörü konumundaki Rusya, Gürcistan ya da Ukrayna’daki cüretini bu sefer gösteremedi.

Petrol fiyatlarının 100 doların üzerinde seyrettiği, enerji geliri musluğunun gürül gürül aktığı zamanlarda fütursuzca saldıran Rusya, son birkaç yıldır ekonomik olarak adeta dağılmanın eşiğinde. Daha da önemlisi son 15 yılın zenginleşmesiyle komünizm sonrası mülkiyet edinmenin tadını almış Rus toplumunun ekonomik gerilemeyi çok uzun süre kaldırabilmesi mümkün değil. Dolayısıyla ekonomik gerileme siyasi parçalanma da getirecektir.

İşte bu “tehlike”yi fark eden Rusya, askeri kaynaklarını Ermenistan için harcayamayacak kadar hassas bir konumda. Bu zafiyet Rusya’yı bu kez çatışmaya silahıyla değil diplomasisi ile dahil olmaya zorladı. 200 yıldır sorunu besleyen Rusya, zaafları nedeniyle barışın temsilcisi rolüne soyunup tarafları ateşkes masasında buluşturdu.

SONUÇ OLARAK...

Dağlık Karabağ, Kafkasya’da bir nevi Pandora’nın Kutusu sayılır. VE artık bu kutu açılmış durumda. Rusya’nın ekonomik zaaflarının askeri operasyonlarına yansıdığının anlaşılması, bunu daha da kesinleştiriyor.

Suriye’deki vekalet savaşını sürdüremeyen Rusya, ABD ve Türkiye’nin vekil olarak yer aldığı Kafkasya’da oyun kurucu rolünü kaybediyor. Rusya’nın bu gerileyişini gören ABD’nin bölgede yeni krizleri tetikleme olasılığı daha da yükseliyor.

Uzun sözün kısası, Rusya bölgede giderek Türkiye’nin dostluğuna ve enerji alım gücüne mahkum bir ülke haline geliyor. Bakalım Rus medyasının dilindeki yumuşama resmi politikalara ne zaman ve nasıl yansıyacak, sonuçları ne olacak, hep birlikte göreceğiz...  

Daha da önemlisi Dağlık Karabağ’da çatışmanın derinleşmesi durumunda meseleye doğrudan müdahale etmek zorunda kalacak olan Türkiye ile Rusya dost kalabilecek mi?

(1) Bu arada bu çatışmaların Panama’da ortaya saçılan belgelerle aynı döneme denk gelmesi, Aliyev iktidarının kendilerine yönelecek gündemi başka yöne çekmek için yaratıldığını ileri sürenler de vardır.