Ankara’da, havalimanı ile şehir merkezi arasındaki yol güzergahının iki tarafındaki binaların, yola bakan tarafları belediye tarafından boyanıyormuş. Makyaj yapıyorlar yani, pislikler kapansın diye…
Tevfik Fikret’in Sis şiirini aklıma getirdi…
“Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
Örtün ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!”
Fikret bu şiiri İstanbul için yazmış. Sisi, İstanbul’un tüm pisliklerini örtecek bir örtü olarak görmüş…
Daha önce, İ.Melih Gökçek zamanında da aynı güzergâhta, binaların dışlarına aynı şekilde makyaj uygulanmıştı. Benzer kafa yapısına sahip bir iki ülkede daha bu şekilde uygulamaları görmüştüm. Dışarıya karşı ayıp olmasın, çirkin, pis taraflarımızı düzeltmeyelim, üstünü örtelim.
Biz bu konuda tecrübeliyiz zaten… 6. Filonun askerleri geliyor diye İstanbul’da genelevlerini boyatmışlığımız da var zamanında! Bir de protesto eden solcu gençlere saldırıp, 6. Filoya secde ettiğimiz günler… Ne günlermiş ama…
Peki niye yapılıyor bütün bu hazırlıklar, makyajlar...
Niye olacak, 7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında Ankara’da NATO zirvesi toplanacak… Ülke liderleri, heyetler gelecekler... Hepsinin ötesinde dostumuz Trump gelecek...
Binalar makyajlanıyor, yollar tamir ediliyor, insanlar ayak altında dolaşmasın diye devlet kurumları tatil ediliyor, yollar değil bölgeler kapatılıyor…
Temmuz ayı başında, eski dilde söyleyelim, siyasi tevkifatlar da başlar… Tıpkı eski günlerde olduğu gibi… NATO’ya karşı eylem yapabilecek partilere, STK’lara yönelik operasyonlar… Hiç kaçmaz ama yine de bazı gözü pekler çıkacaktır protestoya, kaçınılmaz… (Bizim 22 Haziran'da kaleme aldığımız bu yazının daha mürekkebi kurumadan, daha doğrusu yayınlanmadan Ankara'dan NATO protestocularına yönelik gözaltı dalgası haberleri geldi bile.)
Ülkede önemli bir zirve yapılıyor olması, hatırı sayılır devletlerin liderlerinin gelecek olması, prestij ihtiyacı olan iktidar için önemli, sırf böyle bir toplantının, Ankara’da yapılıyor olması bile kullanılabilir bir iç siyaset malzemesi olacaktır.
NATO ZİRVESİ GERÇEKTEN ÖNEMLİ Mİ?
İç siyaset, hamaset, gündem değiştirme gibi sebepler açısından taşıdığı önemin de ötesinde, bu toplantılar aslında hem bizim hem Avrupa için gerçekten önemli bir zirve.
ABD’nin, Avrupa’ya rest çektiği, “NATO bünyesinde sizi daha fazla sırtımda taşımak istemiyorum, elinizi taşın altına sokun” dediği bir dönemde, Avrupa’nın kendi yol haritasını belirleyeceği bir toplantı olacak bu zirve. Bağımlı olmaktan paydaş olmaya giden yolun taşları döşenecek. Avrupa açısından önemli.
Türkiye açısından da önemli.
AB tarafından demokrasiden uzaklaşan siyasi yapısı sebebiyle iyice dışlanan, siyasal islamcı tarzı eleştirilen ama ABD’nin kendini geriye çektiği bir ortamda, bölgesel konumu, stratejik önemi sebebiyle, Avrupa’nın vazgeçmeyi göze alamayacağı bir ülke olarak, kendini olabildiğince ağırdan satabileceği, ödünler koparabileceği bir zirve.
Avrupa’nın, kendini uzağında tutamayacağı Kafkasya, Orta Doğu, Orta Asya hatta bir ölçüde bazı Afrika ülkeleri gibi, hemen her sorunlu bölge ile bir şekilde ilişkisi olan, hatta bazılarında bir ölçüde ağırlığı da olan Türkiye, Avrupa’nın elinin tersi ile kenara itebileceği bir ülke değil. İstemese bile NATO, bu dönemde Türkiyesiz pek düşünülemez.
Böyle bir ortam ve strateji savaşı içinde her an patlamaya hazır Trump faktörünü de ekleyince zirve bayağı parlak geçmeye aday…
SADECE SAVUNMA HARCAMASI AVRUPA’YI KURTARIR MI?
ABD, Çin’le devam eden küresel mücadelesini kaybetmeye başlayıp, kendine dönmeye karar verdikten sonra, Avrupa’ya yüklenmeye başladığı en önemli nokta savunma harcamaları olmuştu.
Gerçekten de NATO şemsiyesi altında, ABD’nin sağladığı nükleer ve konvansiyonel koruma, Avrupa ülkelerini önemli ölçüde gevşetmişti. Savunma harcamalarını azaltan Avrupa ülkeleri, uzun dönemde bunun etkilerini görmeye başladılar.
Dünya ticaretinde önemli bir yeri olan savunma harcamaları içindeki paylarını kaybetmeye başlamaları ile birlikte, savunma sanayisinin itici bir unsur olduğunu da fark ettiler ama artık biraz geç olmuştu.
Avrupa ve Kanada 2025 yılında savunmaya rekor düzeyde (547 milyar dolar) harcama yapmış olsa da geçen yıl Lahey’de üzerinde uzlaşılan GSYH’nin yüzde 5’i hedefine doğru “net ve güvenilir bir yol” belirlemek bu zirveye nasip olacak gibi.
Aslında yüksek savunma harcamaları ve savunma sanayisini öne çıkartmak, Avrupa’yı gerileme döneminden çıkarabilecek tek unsur olabilir. Yoksa Çin-ABD kavgası arasında, sanayi ve ticaret alanındaki birçok kazanımlarını kaybedebilir ve hatta fakirleşebilirler...
Savunma harcamalarının arttırılması yanında, asker sayısı konusunda da ABD’nin bazı güçlerini Avrupa’dan çekeceği açıklamaları Avrupa’yı zorlayan ikinci konu olacak.
NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak, Türkiye’nin nazlanabileceği ve kazanım elde edebileceği konulardan birisi de asker sayısının yüksekliği olacaktır.
Türkiye, NATO ile uzun yıllar süren çeşitli anlaşmazlıklar yaşadı ancak ittifak, Türkiye'yi kaybetmeyi göze alamadığı gibi, Türkiye de NATO'yu terk etmeyi göze alamadı.
ABD West Point’e bağlı Modern Savaş Enstitüsü (Modern War Institute), Ankara zirvesinde temel sorunun, “NATO’nun, Türkiye’nin stratejik olarak daha gerekli hale geldiği ancak birçok müttefik için siyasi olarak rahatsız edici olmaya devam ettiği bir geleceğe uyum sağlayıp sağlayamayacağı” sorusuna yanıt aramak olacağını belirtiyor. George Mason Üniversitesi Güvenlik Politikaları Merkezi Yöneticilerinden Ali Mammadov’un bu konudaki ifadelerini buraya almakta fayda var:
“Avrupa’nın kendi savunması hakkında daha ciddi düşünmeye zorlandığı bir dönemde, ittifakın askeri açıdan en yetenekli ve coğrafi olarak en önemli üyelerinden birini, çevre ülke olarak görmeyi göze alıp alamayacağıdır. Ankara zirveye ev sahipliği yapacak, ancak asıl sınav NATO'nun rahatsız edici bir ortaklığı daha disiplinli ve stratejik olarak faydalı bir ortaklığa dönüştürüp dönüştüremeyeceği olacaktır.”
Yukarıdaki anlatılanlardan da görüleceği üzre, konjonktür biraz Türkiye’den yana ama tek adam rejimlerini sevmeyen Avrupa, zoraki bir aşk ilişkisine ne kadar dayanır bilemem…
AVRUPA’NIN DÜŞMAN KURGUSU
Avrupa şu anda kendisine ana düşman olarak Rusya’yı belirlemiş ve kurgusunu bunun üzerine geliştirmeye çalışıyor: ABD giderse Rusya bizi ham yapar…
Peki Rusya henüz Ukrayna’yı ham yapamamışken, Avrupa’yı nasıl ham yapabilecek ki?
Geçen yıl Avrupalı müttefikler ve ortaklar, Ukrayna için Patriot önleme füzeleri ve diğer ABD ekipmanlarını tedarik etmek için 4 milyar dolar harcadı. Ukrayna’ya verilen destek ile Rusya’ya karşı bir vekalet savaşı yürütülüyor ama bu durum ne kadar daha sürebilir ki?
Ayrıca mesele sadece Ukrayna değil ki; NATO liderleri, mevcut durumda ekonomilerini ve transatlantik ilişkileri etkileyen Orta Doğu krizini de değerlendirmek zorundalar.
Avrupa, ABD talebi doğrultusunda, yük paylaşımı yoluna girmiş durumda ancak Trump’ın öngörülemezliği, densiz-sabırsız çıkışları ve intikamcılığı nedeniyle durum her an değişebilir.
Pentagon politika şefi Elbridge Colby, Şubat ayında yaptığı “NATO 3.0” konuşmasında, ABD’nin genişletilmiş nükleer caydırıcılığı ve kilit konvansiyonel destek unsurlarını sağlamayı sürdüreceğini belirtmişti.
Avrupalı müttefikler de, Ukrayna’ya yönelik askerî ve mali desteğin büyük bölümünü üstlendi. 2025 yılında Avrupa ülkeleri, GSYH’nin yüzde 2’si olan eski savunma harcaması hedefine ulaştı. Polonya ve Baltık devletleri yüzde 4’ün üzerinde harcama yaparken, Almanya da hızla artan savunma bütçesine dayanarak Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu kurma taahhüdünde bulundu.
Avrupalılar ayrıca NATO’nun üç bölgesel Müşterek Kuvvet Komutanlığının komutasını ABD’li subaylardan devraldı.
Avrupa, ABD’nin boşluğunu doldurmak için harekete geçmiş durumda ama değişen dünya ile birlikte tehdit değerlendirmelerini de tekrar gözden geçirmesinde fayda var.
NATO, SSCB ve komünizm karşıtlığı üzerine oluştu ama artık ikisi de yok ve tehdit değil.
NATO Avrupalılaşırken yeni bir tehdit unsuru üzerine kendini yapılandırması lazım ve şimdilik bunu Rusya olarak belirlemiş durumda ancak en büyük hata burada yapılıyor bence.
Rusya gerçekten Avrupa için bir tehdit mi hala? NATO zirvesinde keşke öncelikle bu konu tartışılsa.
Daha Avrupalı bir NATO, süreç içinde Atlantik paktı olmaktan çıkıp neden gerçek anlamda bir Avrupa Savunma İşbirliği organizasyonu olmasın ki?
Dünya, Çin-ABD arasında mücadeleye sahne olurken, Çin koşar adımlarla hegemon devlet pozisyonuna bürünürken, Avrupa ve Rusya aynı anda aynı hızla pozisyon kaybediyorlar ve aynı kaderi paylaşıyorlar aslında. O yüzden, Çin-ABD hattı üzerine inşa edilmiş bir dünyada, ancak Rusyalı bir Avrupa gerçek bir güç odağı olabilir. Moskova’yı dışlayıp kendi eliyle Çin’e teslim etmek ise Batı açısından maçı baştan kaybetmek demek…
Avrupa Politika Merkezi (EPC) Askeri Analiz Direktörü Jennifer Kavanagh’ın, Merkez’in yayınladığı bir raporda yer alan şu değerlendirmesi de bu yaklaşımı benimsediğini ortaya koyuyor:
“Aslında artık ABD bile Rusya’ya farklı bir gözle bakıyor. Avrupa, Moskova’dan ciddi ve hatta varoluşsal bir tehdit algılarken, Amerika Birleşik Devletleri artık Rusya’yı geleneksel bir askerî meydan okuma olarak görmüyor ve Avrupa’nın savunmasını desteklemek için askerî kaynak ayırma konusunda giderek daha isteksiz hale geliyor.”
TÜRKİYE İÇİN TEHDİT NATO’NUN KENDİSİ
Tek adam dönemleri, ülkelerin özellikle dış politikalarında ciddi zayıflıklar yaratır. 12 Eylül döneminde darbeci Kenan Evren, dostum dediği Gen. Rogers’ın isteği ile Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönüşüne hiçbir kazanım elde etmeden onay vermişti.
Benzer durumlarla yakın geçmişte de karşılaştık. Trump, bir telefon açtım rahibi aldım diye böbürlenip durdu, duruyor. Oysa demokrasilerde meclisler, mahkemeler, kamuoyu belirleyici unsur olur...
Korkarım, yaklaşan NATO zirvesi bizim açımızdan böylesi bazı riskler de taşıyor.
Özellikle NATO ve ABD’nin Karadeniz’i kontrol etme niyetleri, Montrö kısıtlamalarından duyulan rahatsızlıklar zaman zaman çeşitli ortamlarda ifade ediliyor, nabız yoklanıyor.
NATO’nun ve ABD’nin çıkarları ile ülkemiz çıkarları örtüşüyor mu diye irdeleme zamanı bence. 30 yıl önce bu soruya yanıt, hayır örtüşmüyor şeklinde verildi ve sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz.
ABD’nin sömürge valisi gibi dolaşan Barrack, bizim için elbise biçiyor ve üstümüze olmasa da zorla giydirmeye çalışıyorlar... Ülkeyi değil lideri ikna ederek veya kabul ettirerek yollarına devam ediyorlar.
Yeri geldiğinde ABD’ye her türlü olumsuz söz söyleniyor, hamasi nutuklarda ABD karşıtlığı dile getiriliyor ama gerçek hayatta bir bakıyorsanız dostum Trump ile konuşulup bazı konular ABD çıkarları lehinde arka planda halledilmiş.
ABD bize ambargo uygulasın, paramızın üstüne yatsın, anlaşmaları bozsun, Filistin’de İsrail’e destek versin… ABD kahrolsun… O zaman onun lideri de kahrolmalı ve o da düşmandır.
ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi önemli bir belgedir. ABD’yi stratejik olarak kuzey ve güney Amerika’ya yönlendirdiği için önemlidir. Belgenin “Önce Amerika” odağının ötesinde, Avrupalıların uzun vadede ABD çıkarlarına bağlılığı da sorgulanıyor.
Avrupa Politika Merkezi Danışmanı Ricardo Borges de Castro’nun bu konudaki değerlendirmesindeki şu paragraf bizce dikkate değer:
“Uzun vadede, en geç birkaç on yıl içinde belirli NATO üyelerinin çoğunluğunun Avrupa kökenli olmayan nüfusa sahip hâle gelmesi mümkündür. Bu nedenle, dünyadaki yerlerini ya da Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini, NATO sözleşmesini imzalayanlarla aynı şekilde görüp görmeyecekleri açık bir sorudur.”
Ricardo de Borges’in bu cümleleri, mevcut Amerikan yönetiminin, Avrupa’nın geleceği hakkındaki düşüncesini yansıtıyor demek yanlış olmaz. Hatta Türkiye için daha bile kötüsü geçerlidir muhtemelen… Buradan dostum Trump çıkmaz, çıkmamalı…