İran-ABD-İsrail savaşı Türkiye’nin pozisyonu

İlhan SAĞSEN

Savaş ABD ve İsrail’in 28 Şubat sabahı İran’a düzenlediği ortak ve geniş hava saldırıları ile başladı. Bu saldırılarda planlı şekilde İran’ın üst düzey lider kadrosu, nükleer ve belirlenen bazı kritik noktalar hedef alındı. Trump’ın açıklamaları da İran’ın hem nükleer ve balistik kapasitesini yok etmek, hem de rejim değişikliği gerçekleştirmek istediğini ortaya koyuyor.

İsrail Başbakanı Netanyahu ise yine İran’ın artık gelecekte de tehdit olamayacağı söylemi ile savaş hedefini açıklıyor. Bu söylemlerden ve sahadaki gelişmelerden anlaşılan, konunun sadece İran’ın nükleer enerji programı olmadığı, aynı zamanda da temel hedeflerin Ortadoğu’nun kontrolü, Hürmüz Boğazı’nın kontrolü, İsrail’in bölgedeki güvenliği ve Rusya-Çin-İran üçgenin kırmak olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Peki geçen haftaki yazımın[1] sonundaki soruya gelelim.

Bu kriz çerçevesinde hep İran, ABD ve İsrail konuşuluyor ama AB, Rusya, Çin ve Türkiye’nin yani savaş masasının dışındakilerin pozisyonları nedir?

Avrupa Birliği (AB) ile başlayalım. AB ve onu oluşturan ülkeler farklı tutumlar sergiliyor. Hatta AB kurumlar bile çelişkili tepkiler veriyor. Ve bir koordinasyon eksikliğidir gidiyor. “Mesajda birlik, tonlarda farklılaşma” diye tanımlanabilecek bu görüntü, AB’nin kurumsal zayıflığını, yapısal karmaşıklığını ortaya koyuyor.

Avrupa’daki ülkeler bazında bakarsak İspanya diğer AB ülkelerine aykırı tutumuna devam ediyor ve ABD-İsrail’in tek taraflı askeri eylemini açıkça reddetti. Hava sahasını ve ülkesindeki tesisleri kullandırmayacağını açıkça ilan etti.

Fransa-Almanya-İngiltere (Birleşik Krallık AB üyesi değil) saldırıları kınamazken, İran’ın misillemelerini kınadılar. Belçika, saldırıların meşru olduğunu vurgularken Norveç (AB üyesi değil) ve İrlanda diplomatik çözüm vurgusu yaptı.

Almanya ve İtalya savaşın dışında olduklarını defaatle vurgularken, Fransa’nın Doğu Akdeniz’e uçak gemisi Charles de Gaulle’ü sevk ettiği ve bölgedeki bazı Fransız üslerini geçici olarak ABD kullanımına açtığı iddia ediliyor.

Özetle AB ve üyelerinin tutumu genel dış politika söylemlerinden farklı değil. İsrail’in güvenliği, bölgesel istikrar vurgusu, buna karşılık İran’ın misillemelerine de kınama... Tabi bu noktada savaşın AB’yi etkilediği en önemli konu yetersiz depolamaları ve artan/artacak enerji fiyatları. Petrol fiyatlarındaki artış yaklaşık yüzde 10, doğalgaz fiyatlarındaki yükseliş ise yüzde 20’lerde...

Rusya’yı bu savaşın kısa vadede “kazananı” olarak nitelendirebiliriz. Zira, savaş ve Hürmüz Boğazı’nın kapanması sonucunda artan enerji fiyatları Rus ekonomisine can suyu etkisi yapacak. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle Rusya için başta Çin olmak üzere yeni satış kanalları gündeme gelebilir.

Moskova’nın savaşa yönelik reaksiyonuna bakarsak, Rusya’yı “yüksek sesli ama hareketsiz” olarak tanımlamak mümkün. Rusya saldırıları uluslararası hukuka aykırı bir saldırganlık eylemi olarak değerlendiriyor.

Rusya’nın stratejik sessizliğinin aslında birkaç nedeni var. Bunlardan biri, Rusya’nın dikkatlerin Ukrayna’dan İran’a kaymasından memnun olması. İkinci neden enerji fiyatlarının yükselmesinin Rusya’ya fayda sağlıyor olması. Üçüncü olarak, İran’ın zayıflaması Rusya’nın hem çok kutupluluk söylemine zarar veriyor olmasına hem de Ortadoğu’daki nüfuzunu azaltmasına rağmen savaşın sonucunun belirsiz kalması ile Rusya bir noktada çok kutuplu bir dünya söylemini devam ettirme imkânı buluyor.

Çin ise Rusya’ya benzer bir söylem geliştirmiş durumda. Bir yandan itidal ve diplomasi çağrısı yaparken öte yandan da saldırıları kabul edilemez olarak değerlendiriyor. Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı Wang Yi, egemen bir ülkenin liderini aleni şekilde öldürmeyi hedeflediği ve rejim değişikliğini kışkırttığı gerekçesiyle saldırıları kınıyor.

Ancak Çin’i savaş ile alakalı en çok ilgilendiren kısım enerji güvenliği. Zira Çin, İran’ın günlük ihraç ettiği 1,7 milyon ton petrolün yüzde 90’lık kısmını kendisi satın alıyordu. Dolayısıyla, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve enerji sürekliliğinin kesintiye uğraması sadece enerji fiyatlarını değil, aynı zamanda da sigorta primlerinden tanker yönlendirme maliyetlerine kadar domino etkisiyle bu ticaretin her aşamasının fiyatlarını arttırdı.

savaş, Çin’in yaptırımlar altında ucuz maliyetle elde ettiği enerjiyi tehlikeye sokmuş oldu. Çin de enerji güvenliğini sağlayabilmek ve endüstrisini sürdürebilmek için çeşitlendirmeye gitmek zorunda kalıyor ve yüksek fiyatlarla daha rekabetçi bir ortama sürükleniyor.

Gelelim Türkiye’ye. Kriz bölgesine komşu, bu coğrafyada gerçekleşen tüm olaylardan ilk elden etkilenen bir aktör. Türkiye, bu süreçte hem 28 Şubat’taki ABD ve İsrail’in saldırılarını hem de İran’ın misillemelerini kınayan tek ülke olarak aynı Ukrayna-Rusya savaşında olduğu gibi, krizin tüm taraflarıyla görüşüyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önce Donald Trump’la, ardından NATO Genel Sekreteri ile ve bölge ülkeleriyle görüşmesi savaşın bölgeye yayılmaması ve müzakere masasının açılması için kayda değer bir hamle. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın söylemleri de yine Türkiye’nin savaşta edindiği pozisyonu anlamak için önemli. Fidan, İran’ın “ben batarsam tüm bölgeyi de batırırım mantığıyla hareket ederek” misillemeler yaptığını ve bunun son derece yanlış bir strateji olduğunu belirtiyor.

SAVAŞ TÜRKİYE’Yİ NASIL ETKİLEYECEK?

Özetle Türkiye, sınırları içindeki İncirlik Hava Üssü ve Kürecik Radar Üssü’nü kapattığını ilan ederek tarafsız bir pozisyon alıyor. Türkiye’nin taraflar arasında müzakerelerin başlatılarak dengeli bir çözüm bulunması çabaları bölge istikrarı için de olumlu görünüyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin en aktif diplomatik aktör olarak tanımlanması yanlış olmayacaktır.

Peki bu savaş Türkiye’yi nasıl etkileyecektir? Cevaben üç temel boyut üzerinde durulabilir. Bunlardan ilki enerji boyutu. Türkiye’nin enerji güvenliğinde ortalama yüzde 90’lar civarında dışa bağımlı olması, fiyat ve tedarik açısından Türkiye’yi kırılgan hale getiriyor. Dolayısıyla, hem küresel doğalgaz/petrol fiyatlarının artması hem de Türkiye’nin önemli tedarikçilerinden İran ve Katar gibi ülkelerin arz kısıntıları nedeniyle Türkiye savaşın küresel ve bölgesel sonuçlarından doğrudan etkileniyor. Artan petrol ve gaz fiyatları yıl sonuna kadar bu seviyelerde giderse, cari açığa yaklaşık 18 milyar dolarlık ilave yük geleceği söylenebilir.

Savaşın Türkiye’yi direkt olarak etkileyecek ikinci boyutu ise güvenlik. Türkiye, ülkede bulunan üsleri kullandırmadığını açıklayıp tarafsız kalmasına rağmen, İran’ın Türkiye’ye saldırıp saldırmayacağı tartışma konusu oldu. Türkiye askeri açıdan bölgedeki güçlü ülkelerden biri ve NATO’nun en güçlü ikinci ordusuna sahip.

NATO üyeliği ve İran’ın yeni bir cephe açmak istemeyeceği argümanlarına rağmen Türkiye açısıntdan bu konuda en kritik eşik 4 Mart’ta yaşandı. Millî Savunma Bakanlığı, İran’dan fırlatılan bir balistik füzenin NATO hava savunma sistemleri tarafından düşürüldüğünü açıkladı. Hatay Dörtyol’a düşen füzenin can kaybına yol açmadığı belirtildi. Bu olay, savaşın bölgeye yayılabileceği ve Türkiye için de ciddi bir sınır güvenliği problemi olabileceğini gösteriyor. Her ne kadar İran füzeyi kendisinin atmadığını açıklasa da hem Türkiye’de hem de NATO’da konu ve sonuçları detaylı şekilde tartışılmaya devam ediyor.

Savaşın Türkiye açısından önemli üçüncü bir boyutu da göç konusudur. Şu an için Türkiye’nin sınırlarında olağan dışı ve kontrolsüz bir durum olmamasına rağmen göç ihtimali en önemli risk kalemlerinden biri olarak ortaya çıkıyor. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 1-3 Mart tarihlerinde Türkiye’den çıkan ve ülkeye giren sayısının karşılıklı olduğu, sıra dışı bir durumun olmadığını ve geçişlerin kontrollü şekilde sağlandığını açıkladı. Bunun yanında Çiftçi, Türkiye’nin üç aşamalı bir acil durum planı hazırladığını duyurdu. Plan, ilk etapta göç hareketinin İran’da yönetileceği, mümkün olmazsa ikinci etapta tampon bölgeler oluşturulacağı ve son çare olarak insanların kontrollü olarak Türkiye’ye alınacağı biçiminde kurgulanmış durumda.

Türkiye’nin, acil bir durum halinde ilk etapta 90.000 kişilik bir kamp ve geçici konaklamayı karşılamaya hazırlıklı olduğu belirtildi. Ancak göç akınları olacak mı, olacaksa ne kadarlık bir sayıdan bahsediyoruz bunu savaşın seyri gösterecek. Savaşın uzaması, rejimin devrilmesi gibi durumlar İran’daki iç istikrarsızlıkları arttıracak ve bu da göç eğilimini artıracaktır.

Ayrıca İran’ın 2,5 milyon Afgan göçmene ev sahipliği yaptığı düşünülürse istikrarsızlığın artması bu insanların da Türkiye sınırına yönelebileceği ihtimalini doğuruyor. Bu minvalde, sınır güvenliği Türkiye için güvenlik ve enerji boyutları kadar önemli bir risk alanı oluşturuyor.

[1] SAVAŞIN ALEVİ KÖRFEZ'DE, HESAPLARI İSE KÜRESEL