KONUK YAZAR: M. DOĞAN ÜÇOK
Paris’te düzenlenen COP21 (2015), küresel iklim diplomasisinin yönünü değiştiren bir dönüm noktasıydı. Yaklaşık 190 ülke, küresel emisyonların yüzde 95’ini kapsayan ulusal katkı beyanlarını (NDC) sunarak Paris Anlaşması’nın temelini attı.
Anlaşma, sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutma ve 1.5°C hedefini sürdürme iradesini ortaya koyarak tüm ülkeleri sürecin parçası yaptı. Artık mesele yalnızca emisyon azaltımı değil; dönüşümün finansmanı, adaleti ve uygulanabilirliğiydi.
Paris sonrası COP’larda karbon piyasaları ve şeffaflık mekanizmaları gibi teknik alanlarda ilerleme sağlandı. Ancak zamanla asıl sınavın “uygulama” olduğu görüldü. Taahhütler artarken küresel emisyonlar yeterince düşmedi; iklim diplomasisi hedef koymaktan çok bu hedefleri finanse etmeye ve hayata geçirmeye odaklanmak zorunda kaldı.
Bu bağlamda 2024’te Bakü’de düzenlenen COP29, “Finans COP’u” olarak öne çıktı. Gelişmiş ülkeler yıllık en az 300 milyar dolar iklim finansmanı sağlamayı taahhüt etti. Ancak bu rakam, birçok gelişmekte olan ülkenin talep ettiği 1 trilyon doların üzerindeki finansman seviyesinin oldukça altında kaldı. Tartışma böylece şu soruya yoğunlaştı: İklim hedeflerinin önündeki temel engel küresel siyasi irade eksikliği mi, yoksa finansal kapasitenin sınırları mı?
2025’te Brezilya’nın Belém kentinde gerçekleştirilen COP30 ise “uygulama ve adaptasyon” vurgusunu güçlendirdi. Adaptasyon finansmanının arttırılması çağrısı yinelendi; ancak fosil yakıtlardan çıkış konusunda bağlayıcı bir takvim oluşturulamadı.
Bugün gelinen noktada tablo net: Paris mimarisi ayakta, ancak küresel siyasi taahhütler ile ekonomik gerçeklik arasındaki gerilim büyüyor. İklim politikaları artık yalnızca çevresel bir mesele değil; enerji güvenliği, sanayi rekabeti ve jeopolitik dengelerle iç içe geçmiş durumda.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) World Energy Outlook 2025 raporu bu tabloyu daha da netleştiriyor. 2024, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi döneme göre ilk kez 1.5°C’yi aştığı ve enerji kaynaklı CO₂ emisyonlarının 38 gigaton’a ulaştığı bir yıl oldu. Buna rağmen mevcut politikalar küresel ısınmayı sınırlamak için yeterli görünmüyor.
IEA senaryolarına göre net-sıfır patikası (NZE) sıcaklık artışını yüzyıl sonunda yeniden 1.5°C’nin altına indirebilirken, mevcut politikalar (CPS) dünyayı yaklaşık 2.9°C’lik bir ısınmaya götürüyor. Bugün açıklanmış politikaların (STEPS) esas alındığı senaryoda ise ısınma yaklaşık 2.5°C civarında gerçekleşiyor.
Şimdi gözler COP31 Antalya’da. Türkiye’nin rolü yalnızca ev sahipliği olmayabilir; gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında bir köprü işlevi görebilir. Ancak Ortadoğu’daki savaş ortamı ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla jeopolitik gerilimler hızla tırmanıyor. Yılın son çeyreğinde Türkiye hem bir NATO Zirvesi’ne hem de COP31’e ev sahipliği yapacak. NATO güvenliği konuşacak; COP31 ise iklim ve enerji dönüşümünü. Kritik soru şu: İklim aciliyeti jeopolitiğin gölgesinde mi kalacak?
(*) Dr. Mehmet Doğan Üçok - Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası İklim ve Enerji Merkezi - IICEC Koordinatörü



