Geçtiğimiz hafta sonu Orta Vadeli Program açıklandı. Aslına bakarsanız bu tür programlar, özel sektör ekonomi aktörlerine geleceğe dair bir perspektif çizme imkânı tanır. Zira, programlar hangi alanlarda işler büyüyebilir, nerelerde nasıl pozisyon almakta fayda var, içinde bulunduğumuz sektörü gelecekte neler bekliyor sorularına cevaplar içerir.
Bu sefer de öyle oldu. Bütün kesimlerin sorularına cevap verilmese bile genel gidişatın yönü açısından fikir vereceği kesin bir rapor bu son OVP. Raporda enerji sektörüdeki aktörleri de ilgilendiren bazı durumlar var. Nitekim bazı sektör sözcülerinden Program’a dair değerlendirmeler geldi, geliyor. İşte bu yazıyı kaleme alma nedenimiz de bu değerlendirmelerden biri.
Enerji Depolama Endüstrileri Derneği EDEDER’den söz ediyoruz. Dernek Başkanı Can Bayram, enerji depolama hedeflerinin OVP’de yer almasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyordu. Başkan Yardımcısı Ramazan Kaya ise memnuniyetine ilaveten, neler yapılması gerektiğine dair birkaç cümle dile getiriyordu.
Ben de özetin özetini yaparak, EDEDER'in açıklamasının satır aralarında kalan mesajı aktarmaya çalışayım: Depolama yatırımlarının hızlanması için, proje sahipleri bu işin sonunda öngörülebilir ticari kâr görebilmeli. Bunun için de depolama tesislerinin sektördeki/piyasadaki işlevine bakılarak verilen/verilecek hizmetler iyi tanımlanıp ticari karşılıkları da belirlenmeli.
O halde şimdi elektrik depolama projelerinin sektörde nasıl bir rol üstleneceği, hangi ihtiyacı nasıl karşılayacaklarının iyi anlaşılması gerekir. Biz de bunu yapmaya çalışalım. Ancak biraz eskilere gidip, oradan günümüze gelmekte fayda var. Biraz uzun olacak, sabrınız için peşinen teşekkür ederim.
Başlıyoruz. Türkiye, elektrik şebekesi büyüklüğü açısından Avrupa liginde ilk sıralarda yer alıyor. Bunda, ülkenin coğrafi büyüklüğü de etkili elbette ama mesele sadece bundan ibaret değil. Türkiye elektrik iletim şebekesi, büyüklüğünün yanında, teknik açıdan Avrupa ülkeleri ile entegre olabilecek derecede uluslararası standartları yakalamış bir altyapı.
Bu büyüklük ve kalite seviyesinin arkasında ciddi bir planlama, çekilmiş ciddi emekler ve ayrılmış çok önemli parasal kaynaklar var. Türkiye Elektrik Kurumu’nun (TEK) kurulması, bu konuda tarihi bir eşiği temsil ediyor. Zira 1970’lere kadar, yani TEK henüz orada yokken ülkede birbirlerinden bağımsız ve belediyeler (Ankara’da EGO, İstanbul’da İETT gibi) ile çeşitli kamu şirketleri (Kepez Elektrik, Çukurova Elektrik, Kayseri ve Civarı Elektrik gibi şirketler) tarafından işletilen şebekeler mevcuttu.
İşte TEK, o tarihlerde büyük çoğunluğu elektriksiz olan kırsal yerleşimleri de elektriğe kavuşturma ve ülkedeki tüm şebekeyi aynı çatı altında toplama vizyon ve hedefiyle kurulmuştu. 1980’lere gelindiğinde şebeke tek çatı altında toplanmış, kırsal kesimin tamamına yakını da elektriğe kavuşmuştu.
1990’lar ise özelleştirme rüzgârlarının sert şekilde esmeye başladığı yıllardı ve elektrik sektörü de bundan etkilenecekti. Öncelikle eldeki üretim portföyü büyüyen sanayinin ihtiyacını karşılayamaz hale gelince, yani elektrik üretim yatırımları toplam yatırımlardaki hızın gerisinde kalınca arz yetersizliği sorunları başgösterdi.
Özelleştirmeler başlamadan önce, özel sektör sanayi kuruluşlarına kendi elektriklerini üretme izinleri verilmeye başlandı. Özel işletmelerin 1990’lar boyunca kurduğu kömür, akaryakıt ve doğalgaza dayalı otoprodüktör santraller, 2000’lerde lisanslı faaliyete yönlendirildi.
Bu arada, 1990’lardaki özelleştirme rüzgârı, TEK’i de etkiledi. Ekonomi yönetimi özelleştirmeye hazırlık çerçevesinde elektrik üretim, iletim, dağıtım ve satış faaliyetleri birbirinden ayırmaya yöneldi. Bu arada söz konusu ayrım yapılmadan çok önce, İstanbul Anadolu Yakası’nın elektrik dağıtımı işi ve Adana-Mersin çevresindeki Çukurova Elektrik ile Antalya’daki Kepez Elektrik üretim, dağıtım ve satış dahil özel sektöre devredilmişti.
Bu arada 1990’larda özel sektörün otoprodüktör santrallerle artan elektrik üretim faaliyetleri, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) ihdas edildiği, 4628 sayılı ilk Elektrik Piyasası Kanunu’nun çıktığı 2000’lerin başından itibaren iyice hız kazandı. Zira devlet sıfırdan elektrik santrali kurmaktan vazgeçtiğini ilan etmişti. 2013 yılında ise elektrik dağıtım hizmetleri özel sektöre devredildi. Yeni dağıtım operatörlerine 30’ar yıllığına dağıtım lisansı verildi.
EPDK’nin göreve başlamasının ardından hızlanan elektrik üretim yatırımları, o dönemdeki 30 bin MW’ler seviyesinden, yaklaşık dört katlık artışla 2026 itibariyle 126 bin MW’yi aştı. Elektrik üretimindeki bu “büyük artış”ın iletim ve dağıtımdaki karşılığı da büyük oldu elbette. Şebeke büyüdü, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle hem güçlendi hem de akıllanma yoluna girdi.
Ancak şebekedeki modernizasyon ihtiyacı sadece kurulu güçteki artıştan kaynaklanmadı, aynı zamanda ilave kurulu gücün bileşimi de bu ihtiyacı daha yakıcı hale getirdi. Zira son yıllarda elektrik üretim filosuna ilave edilen yeni unsurların ağırlıklı bölümü, güneş ve rüzgâr santrallerinden oluştu. Rüzgâr ve güneşin kesintili kaynaklar oluşu, şebekeyi dengede tutmak için ilave tedbirler alınmasını da gerektiriyordu. Tabii şebekede denge unsuru olarak hidroelektrik ve termik santrallerin yanında yeni bir teknolojik çözüm daha uç vermeye başlamıştı: Elektrik depolama çözümleri.
Türkiye enerji yönetimi, burada gördüğü imkânı değerlendirmek üzere 2022 yılının sonlarında, elektrik depolama tesisi kurmak isteyenlerden başvuru topladı ve sınırlı süreli ön lisanslar verdi. Bunlardan bazıları, gerekli prosedürler zamanında yerine getirilmediği gereçesiyle iptal edildi. Daha sonra bu projelerin çoğunluğu üretim lisansı aşamasına ulaştı.
EPDK kayıtlarında 10 Eylül 2026 itibariyle Türkiye’deki depolama lisansı verilmiş projelerin toplam kapasitesi 26 bin megavatsaat seviyesinde görünüyor. İşletmedeki lisanslı elektrik depolama tesislerinin kapasitesi ise sadece 372 megavatsaat seviyesinde. Yani 2022 yılı sonundan bu yana elektrik depolama tesisleri konusunda bir arpa boyu yol gidilebilmiş.
Vardır elbette bunun çeşitli nedenleri. Taraflara sorarsanız herkesin ikna edici gerekçeleri olduğunu da görebilirsiniz. Herkes kendince haklı görünür. İyi de, bir arpa boyu yol gidilebilmesinin, daha doğrusu neredeyse hiç yol alınamayışının bir sorumlusu olmalı değil mi?
İlgililerin bu konuda kamuoyunu ikna edici açıklamalar yapmasını beklemek hem sektördeki aktörlerin hem de bu konularda verilen teşvikler için vergisini düzenli ödeyen mükelleflerin hakkı değil mi?
Şimdi başa dönelim ve bu konuyu ele almamıza vesile olan Enerji Depolama Endüstrileri Derneği yönetiminin önerilerini hatırlayalım isterseniz. Bu önerilerden yola çıkarak, tersine mühendislik ile elektrik depolama projelerinde neden yavaş yol alındığının cevaplarını bulmak çok da zor değil.
Depolama işi de ticari bir faaliyet olduğuna göre, bu alanda yatırım yapacak girişimcilerin beklediği bazı cevapların bir an önce verilmesinde fayda olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Öyleyse EPDK, EPİAŞ ve ETKB’ye seslenelim: Haydi iş başına!




