Türkiye elektrik piyasası bu yıl uzun zamandır görülmeyen bir durumla karşı karşıya.
Yenilenebilir enerji sektöründe risk denildiğinde akla genellikle kuraklık, düşük rüzgâr hızları veya yetersiz güneşlenme gelir. Başka bir ifadeyle sektör, çoğunlukla doğanın beklenenden daha az üretim imkânı sunmasına karşı hazırlıklıdır. Ancak 2025-2026 sezonu, bunun tam tersinin de önemli ekonomik sonuçlar yaratabileceğini gösterdi.
Bu yıl Türkiye genelinde yağışlar uzun dönem ortalamalarının belirgin şekilde üzerinde gerçekleşti.
Birçok havzada kümülatif yağış miktarları tarihi yüksek seviyelere yaklaşırken, özellikle hidroelektrik üretimin yoğun olduğu Fırat-Dicle Havzası'nda son yılların en güçlü hidrolojik sezonlarından biri yaşandı.
Sonuç olarak hem barajlı hem de nehir tipi hidroelektrik santraller son derece yüksek üretim seviyelerine ulaştı.
İlk bakışta bu gelişme tamamen olumlu görünüyor. Daha fazla su, daha fazla yenilenebilir enerji üretimi anlamına geliyor. Ancak elektrik piyasalarının işleyişi, konuyu yalnızca üretim miktarları üzerinden değerlendirmeyi zorlaştırıyor.
Çünkü hidroelektrik üretimindeki artışın ikinci ve çoğu zaman gözden kaçan bir etkisi bulunuyor: elektrik fiyatları üzerindeki baskı.
HİDROLOJİK BOLLUK VE GERİLEYEN FİYAT
Artan hidroelektrik üretimi, piyasaya düşük marjinal maliyetli önemli miktarda enerji arzı sağladı. Bunun sonucu olarak spot piyasalarda oluşan elektrik fiyatları yıl boyunca aşağı yönlü baskı altında kaldı.
Bazı dönemlerde piyasa takas fiyatları, pandemi yıllarında görülen seviyelerin dahi altına geriledi. Elektrik tüketicileri açısından olumlu görülebilecek bu gelişme, üreticiler açısından farklı sonuçlar doğurdu.
Özellikle rüzgâr ve güneş enerji santralleri için.
Normal şartlarda güçlü rüzgâr veya yüksek güneşlenme, yatırımcı açısından daha yüksek gelir anlamına gelir. Ancak bu yıl yaşanan tablo, üretim miktarı ile gelir arasındaki ilişkinin her zaman doğrusal olmadığını ortaya koydu.
Bazı saatlerde oluşan piyasa fiyatları o kadar düşük seviyelere geriledi ki, teorik olarak üretim koşulları uygun olsa bile üretime devam etmenin ekonomik anlamı tartışılır hale geldi. Hatta bazı zaman dilimlerinde üretilen elektriğin piyasa değeri, sisteme enerji vermenin operasyonel maliyetlerinin dahi altına düştü.
Bu durum enerji piyasalarında giderek daha sık sorulacak yeni bir soruyu gündeme getiriyor:
Yağışın çok fazla olması da yenilenebilir enerji üreticileri için bir gelir riski oluşturabilir mi?
ENERJİ DÖNÜŞÜMÜNÜN YENİ GERÇEĞİ
Küresel enerji dönüşümü ilerledikçe piyasalardaki risk tanımları da değişiyor.
Geçmişte yatırımcılar ağırlıklı olarak üretim risklerine odaklanıyordu. Yeterince rüzgâr esecek mi? Yağışlar normal seviyelerde olacak mı? Güneşlenme beklentileri karşılayacak mı?
Ancak bugün geldiğimiz noktada farklı üretim teknolojilerinin birbirleri üzerindeki fiyat etkileri de en az üretim miktarları kadar önem kazanıyor. Hidroelektrik üretimindeki olağanüstü artışın rüzgâr ve güneş yatırımlarının gelirlerini aşağı çekebilmesi bunun somut örneklerinden biri.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yatırımcıların, finans kuruluşlarının ve sigorta sektörünün yalnızca fiziksel üretim risklerini değil, iklim kaynaklı piyasa fiyatı risklerini de daha yakından izlemesi bekleniyor.
PARAMETRİK KORUMA MODELLERİ
Bu yeni risk alanı, geleneksel sigorta yaklaşımlarının ötesinde çözümleri de gündeme getiriyor.
Tarım ve iklim risklerinde uzun süredir kullanılan parametrik sigorta modelleri, enerji piyasaları için de dikkat çekici fırsatlar sunuyor. Belirli bir havzada yağış miktarının tarihsel eşiklerin üzerine çıkması ve bununla birlikte piyasa fiyatlarının belirli seviyelerin altına gerilemesi gibi objektif kriterlere bağlı koruma mekanizmaları oluşturulabiliyor.
Örneğin bir havzadaki yağış miktarı son elli yıllık dağılımın belirli bir yüzdelik diliminin üzerine çıktığında ve eş zamanlı olarak piyasa takas fiyatları önceden tanımlanmış seviyelerin altında gerçekleştiğinde, yatırımcının gelir kaybı önceden belirlenmiş bir formülle telafi edilebilir.
İklim değişikliğinin etkilerinin giderek daha karmaşık hale geldiği bir dönemde, yalnızca kuraklık değil, hidrolojik bolluk da finansal risk üretmeye başlıyor. Bu nedenle enerji sektörünün önümüzdeki yıllarda iklim risklerini yalnızca üretim perspektifinden değil, fiyat oluşumu ve gelir sürdürülebilirliği perspektifinden de yeniden değerlendirmesi gerekecek.
Kuraklık kadar bolluğun da risk oluşturabildiği bu yeni dönemde, enerji piyasalarının risk yönetimi araçları da dönüşmek zorunda.




