1. YAZARLAR

  2. Dr. Nejat TAMZOK

  3. Doğu Akdeniz’de nükleer bekleyiş: Akkuyu ve El Dabaa’nın jeopolitiği
Dr. Nejat TAMZOK

Dr. Nejat TAMZOK

Yazarın Tüm Yazıları >

Doğu Akdeniz’de nükleer bekleyiş: Akkuyu ve El Dabaa’nın jeopolitiği

Doğu Akdeniz; egemenlik iddialarının, enerji rekabetinin ve güç dengelerinin iç içe geçtiği, küresel jeopolitiğin en hareketli fay hatlarından biri olmayı sürdürüyor. Deniz yetki alanı uyuşmazlıkları, keşfedilen doğal gaz kaynaklarının pazar mücadeleleri, kitlesel göç rotaları ve Orta Doğu’dan Kızıldeniz’e uzanan çatışma potansiyeli, bölgeyi bir krizler yumağına dönüştürmüş durumda. Ancak tüm bu gerilimlerin gölgesinde, Akdeniz’in iki yakasında sessizce yükselen iki devasa proje, bölgenin güvenlik ve enerji mimarisine yeni ve kritik bir boyut daha eklemeye hazırlanıyor: El Dabaa ve Akkuyu Nükleer Güç Santralleri.

AKDENİZ’İN İKİZ NÜKLEER SANTRALLERİ

Mısır'ın İskenderiye kentinin yaklaşık 170 km batısında inşa edilen El Dabaa ve Türkiye'nin güney sahilinde yükselen Mersin-Akkuyu nükleer santralleri teknik özellikleriyle birbirinin adeta kopyası niteliğinde: Her iki tesis de Rus devlet şirketi Rosatom tarafından tasarlanan üçüncü nesil VVER-1200 reaktör teknolojisini kullanmakta ve her ikisi de dörder üniteden oluşan toplam 4.800 megavat kapasiteye sahip.

Doğu Akdeniz'in bu ilk nükleer güç santrallerinin hikâyeleri de oldukça benzer: Hem Türkiye hem Mısır nükleer enerji arayışlarına 20. yüzyılın ortalarında başladı. Her iki ülke de bir nükleer santral sahibi olabilmek için defalarca girişimde bulundu; fakat finansal imkânsızlıklar, teknolojik yetersizlikler ve küresel siyasi engeller nedeniyle bu hedeflerine onlarca yıl ulaşamadı. Nihayetinde Türkiye 2010’da, Mısır ise 2015’te Rusya Federasyonu ile masaya oturarak hükümetler arası anlaşmalar imzaladı. Akkuyu’da inşaat 2018’de, El Dabaa’da ise 2022’de başladı. Akkuyu’da ilk ünitenin bu yıl içinde, tüm santralin ise 2029 yılına kadar devreye alınması planlanıyor. Mısır’da ise ilk ünitenin 2028 yılında, dört ünitenin tamamının 2030 yılına kadar faaliyete geçmesi bekleniyor. Her iki santral de tam kapasiteye ulaştıklarında ülkelerinin elektrik ihtiyacının yaklaşık %10'unu karşılayacak.

TEKNOLJİ AYNI, MÜLKİYET VE FİNANSMAN MODELLERİ FARKLI

Teknik ve tarihsel paralelliklerine rağmen bu iki proje, finansman ve mülkiyet yapıları bakımından birbirinden tamamen ayrılmakta: El Dabaa Projesi’nde Rosatom sadece bir "ana yüklenici" konumunda. Santralin finansman kaynağı %85 Rus ihracat kredisi ve %15 Mısır özkaynağı şeklinde sağlanmakta; Mısır, Rusya’dan aldığı krediyi ticari işletme başladıktan sonra faiziyle birlikte geri ödeyecek. Tesisin mülkiyeti tamamen Mısır Devleti’nde olacak. Santralin işletmesi, projenin sahibi ve yöneticisi olan Mısır Nükleer Santraller Kurumu tarafından Rosatom’un teknik desteğiyle yürütülecek.

Akkuyu’da ise dünya nükleer endüstrisinde benzeri görülmemiş bir model, Yap-Sahip Ol-İşlet (BOO) modeli uygulandı. Bu model uyarınca Akkuyu’nun mülkiyeti, yatırımı ve tüm riskleri başlangıçta yüzde 100 oranında Rusya’ya verilmiş; ileride hisse devri yapılsa dahi Rusya’nın payının %51’in altına düşmeyeceği imza altına alınmıştır. Rosatom tarafından zaman zaman hisse satışı gündeme getirilse de başlangıçtaki %100 hisse sahipliği bugüne kadar değişmemiştir. Akkuyu, dünyada bu modelle inşa edilen büyük ölçekli tek nükleer santral.

Rosatom'un yürüttüğü Rooppur (Bangladeş) ve Paks II (Macaristan) gibi büyük projelerde de ilgili ülkeler BOO modelini tercih etmemiş, El Dabaa'da olduğu gibi klasik yüklenicilik modeliyle çalışmayı seçmiş durumda. Tianwan’da (Çin) ise Rosatom yalnızca teknoloji tedarikçisi konumunda. Nükleer yatırımlarında BOO modelinin en fazla tartışılan yönü, santralin kurulduğu ülkeyi kendi topraklarında yabancı bir devletin mülkiyetindeki santralden elektrik satın alan bir "pazar" konumuna getirmesi...

YÜZ YILLIK BAĞIMLILIK

Planlamasından işletmesine ve sökümüne kadar neredeyse yüz yılı bulan bir zaman dilimini kapsayan nükleer santral yatırımları, doğası gereği uzun vadeli teknolojik ve ekonomik bağımlılık ilişkileri doğurur. Rusya'nın yurtdışı enerji projelerinde bu ilişki özellikle belirgindir. Nitekim Mısır, El Dabaa ile yakıt tedarikinden işletme ve bakıma kadar onlarca yıllık bir teknolojik bağımlılık döngüsüne girerken, Türkiye doğal gaz ve kömürde Rusya'ya olan bağımlılığını nükleer enerjiye de taşıyor. 

Mülkiyetin tamamen Rusya'da olması sebebiyle bağımlılık profili Türkiye için çok daha keskindir. Türkiye-Rusya ilişkilerinde yaşanabilecek olası bir gerilimde, elektrik üretiminin kısıtlanabilme riskinin Ankara’nın diplomatik hareket alanını daraltan yapısal bir kırılganlık yaratabileceği sıklıkla dile getiriliyor. Diğer taraftan, toprak egemenliği Türkiye’de kalmakla birlikte, stratejik altyapı mülkiyeti Moskova’ya devrediliyor. Tesisteki radyoaktif çekirdeği barındıran nükleer ada, elektrik üretim ve şebeke iletim donanımları, acil durum yedek güç ve soğutma mekanizmaları, tesisin operasyonel bütünlüğünü koruyan dijital ve fiziki güvenlik sistemleri gibi kritik altyapı, bir başka devletin işletme ve kontrol yetkisi altındadır. Santral sahasındaki limanlar ve radar sistemleri gibi unsurlar da bu kapsama giriyor. Bu durum, NATO üyesi bir ülkenin sınırları içerisinde stratejik önemi yüksek bir tesisin fiilen başka bir devletin denetiminde olması anlamına geliyor.

SIRADAN ENERJİ YATIRIMI MI, AKDENİZ’DE JEOPOLOTİK ÇAPA MI?

Sorulması gereken temel soru tam da burada ortaya çıkıyor: Bu dev tesisler yalnızca elektrik mi üretecek, yoksa Doğu Akdeniz’de yeni bir jeopolitik baş ağrısına mı yol açacak? Nitekim bu soru, günümüzde giderek daha fazla tartışılıyor.

Bu santraller, elbette Türkiye ve Mısır’ın artan elektrik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kuruluyor. Ancak Akdeniz’in kuzey ve güney kıyılarında yükselen bu nükleer yapılar, Doğu Akdeniz’in güvenlik ve enerji mimarisini etkileyebilecek başka jeopolitik anlamlar da içerebilir. Bunların içerisinde en fazla dile getirilen yorum, Moskova'nın bu iki yatırımla “sıcak denizlerde kalıcı olma” stratejisini modern bir biçimde uyguladığı yönündedir. Dahası, Akkuyu ve El Dabaa'nın stratejik konumu, Rusya'nın bölgedeki Tartus deniz üssü ile Hmeymim hava üssü gibi askeri varlığıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu iki unsur arasında dolaylı bir tamamlayıcılık kurulabileceği yönünde yorumlar da yapılıyor.

Elbette Akkuyu ve El Dabaa Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) denetimine tabi, uluslararası anlaşmalarla çerçevelenmiş sivil enerji tesisler. Ancak Akkuyu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e bakan en kritik sahil şeridinde, El Dabaa ise Süveyş Kanalı’na ve Libya sınırına yakın stratejik bir hat üzerinde yer alıyor. Bu tesislerde inşa edilen limanlar, kritik deniz hatlarına komşu noktalarda nesiller boyu sürecek bir lojistik operasyon alanına dönüşme potansiyelini de taşıyor.

Nükleer santraller, en üst düzey askeri ve siber korumaya tabi stratejik altyapılardır. Bu santrallerin meşru güvenlik ihtiyacının kapsamını kimin belirleyeceği ve bu ihtiyacı kimin nasıl karşılayacağı, tartışmalı bir alan... Akkuyu'da mülkiyetin tamamen Rusya'da olması, Moskova'ya bu tesisi koruma gerekçesiyle hava savunma, radar ve siber güvenlik altyapısı kurma konusunda diğer BOO dışı projelere kıyasla daha geniş bir müzakere zemini sağlayabilir. Nitekim, milyarlarca dolarlık nükleer tesislerin korunması gerekçesiyle, tesis çevresinde “seyir güvenliği bölgeleri” veya “uçuşa yasak alanlar” gibi güvenlik düzenlemelerinin gündeme getirilmesi her zaman mümkündür.

SONUÇ: AKILLI GÜÇ PROJEKSİYONU

Santrallerin tamamlanmasını bekleyen her iki ülke de artan elektrik talebi, enerji fiyatlarındaki oynaklık ve karbon taahhütleri karşısında nükleeri rasyonel bir çeşitlendirme aracı olarak görüyor. Ayrıca ev sahibi ülkenin toprak egemenliği ile düzenleyici denetim yetkisi de hukuken varlığını koruyor. Bu bakımdan, bu projelerin otomatik olarak bir "gizli askeri konuşlanma" stratejisine işaret ettiğini varsaymak fazla iddialı ve spekülatif bir yaklaşım olacaktır.

Ancak Akkuyu ve El Dabaa'nın yarattığı uzun vadeli bağımlılık, sözleşme metinlerine dayanan somut bir olgudur. Yürütülen bu projeler, en azından ekonomik ve teknolojik bağımlılık boyutuyla, modern jeopolitiğin "akıllı güç" araçlarından birine örnek teşkil ediyor. Bu bağımlılığın askerî-stratejik bir boyuta ne ölçüde evrileceği ise önümüzdeki yıllarda Türkiye-Rusya ve Mısır-Rusya ilişkilerinin seyriyle birlikte netleşecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar