ABD-İsrail-İran savaşında 7. aya girildi. Savaşın genelde deniz taşımacılığına, özelde enerji güvenliğine yönelik etkileri yüksek. Gelişmeleri özetlemeye çalışırsak...
İran, ABD-İsrail saldırılarının ardından Hürmüz’deki gemilere telsizle geçişe izin verilmediği duyurdu. Ardından boğaza mayın döşenerek fiilen geçişe kapatıldı.
Bahardaki kısa ateşkes döneminin bitişinden sonra İran mayınlar, İHA’lar ve “yetkisiz rota” gerekçeli saldırılara başladı. Buna karşı ABD tanker for tanker (tankere tanker) politikasını devreye soktu, İran tankerlerini hedef almaya yöneldi.
Böylece karşılıklı saldırılar ile altı ayda savaş, uçaklardan mayınlara, üs saldırılarından tankerlere evrildi. Hürmüz boğazında yaşanan tankere tanker politikası sadece enerji güvenliğini ya da küresel ticareti sekteye uğratmıyor aynı zamanda tartışma deniz hukuk ve çevre güvenliğine kadar yayılıyor.
Deniz Hukuku açısından baktığımızda uluslararası boğaz niteliğindeki Hürmüz’ün geçiş rejimi transit geçiş olmalı. Ancak ABD ve İran 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf değil. İşler de kam bu noktada karışmaya başlıyor.
İran’a göre UNCLOS’daki serbest geçiş örfi bir kuralın yazıya dökülmesi değil, müzakere sonucu yapılmış bir pazarlık. Tahran bu argümana dayanarak ABD’nin sözleşme üzerinden kendisinden herhangi bir talepte bulunamayacağını söylüyor. Üstelik İran, ABD’nin de sözleşmeye taraf olmadığını hatırlatıyor. Dolayısıyla İran, Hürmüz’de yabancı gemilere ancak karasularındaki “masum geçiş” rejiminin uygulanması gerektiğini ifade ediyor.
Masum geçiş yabancı bir geminin bir devletin karasuyundan, o devletin barışına, düzenine veya güvenliğine zarar vermeden geçmesi hakkıdır. Kıyı devleti güvenlik gerekçeleriyle geçişi düzenleyebilir, deniz şeritleri belirleyebilir ve hatta belirli alanlarda geçici olarak askıya alabilir.
İran bu rejimi 1959'dan beri tanıyor. Kısaca, İran “boğazın her karışı karasuyudur ve egemenlik benimdir” diyor. Buna karşılık ABD’nin boğazlardan askeri gemiler dahil serbest geçiş fikri yeni değil. Uluslararası Adalet Divanı’nın Corfu Channel kararında (1949) yerleşik hale gelen bir kuraldır bu ve UNCLOS (md. 37-44) onu yazıya dökmüştür diyor. Washington, bu bir örfi hukuk kuralıysa, sözleşmeye taraf olmak gerekmez düşüncesinde. Yani İran’ın “sözleşmeye taraf değilsen hak da iddia edemezsin” tezine ABD bu gerekçe ile karşı çıkıyor. Dolayısıyla ABD’ye göre, örfi hukuk gereği her uluslararası boğazda olduğu gibi Hürmüz Boğazında da her devletin transit geçiş hakkı vardır ve bundan dolayı İran’ın müdahaleleri, boğazı mayınlaması ve fiilen kapatması uluslararası hukuka aykırıdır.
Bu minvalde, Hürmüz Boğazı’nda süregelen tartışmalar neticesinde deniz hukukunun işlevsiz hale gelmesi kaotik bir düzeni hâkim kılmakla birlikte asıl savaşın tarafı olmayan devletlerin faturayı ödemesi sonucunu doğuruyor.
Tek sonuç enerji güvenliği ile ilgili değil, Hürmüz Boğazı’nın mayınlanması ve tankere tanker politikası sonucunda bölgedeki çevre güvenliği riski artıyor. Tankere tanker politikası ile vurulan her gemideki petrolün denize boşalması ciddi bir kirlenme yaratıyor. Nisan ayında ABD-İsrail saldırıları sonucunda kaplumbağa ve deniz kuşu koruma alanı olan Şidvar Adası yakınlarında lekelenme tespit edildi.
Temmuz ayında Yunan bayraklı Kavomilias Umman açıklarında vuruldu. Bu saldırı sonucunda yine açık denize yayılan lekeler tespit edildi. 3 Ağustos’ta İran’ın Minoan Pioneer gemisini vurması sonucu uydu görüntülerine göre sızıntı 300 km2’yi aşan bir alana 380.000 litreden fazla petrol yayıldı. Yine 13-14 Ağustos’ta ham petrol taşıyan Rus gölge filosu Caroline Bezengi, Hallaniyet Adaları yakınlarında hasar aldı.
Yaklaşık 1 milyon varillik risk altındaki bölgede iki ayrı leke görüldü. Son olarak Eylül ayında ABD’nin tanker vuruşları sonrasında İran kıyısı açıklarında lekeler ve kirlenme tespit edildi. Bu örnekler savaşın pek fazla dikkate alınmayan yönünde bir çevre felaketi de barındırdığını gösteriyor.
Sonuç olarak, tankere tanker politikası açısından füzelerin hangi taraftan ateşlendiğinin ya da deniz hukukuna göre tarafların hangi farklı argümanları savunduklarının bir önemi yok. Bu noktada önemli olan savaşın uzadıkça çevre güvenliğinden enerji güvenliğine, ekosistem problemlerinden küresel ticarete kadar çok yaygın sonuçlar ortaya çıkarmaya devam ettiği gerçeğidir.




