Enerji Günlüğü - Nükleer enerji sektörünün küresel durumunu ve eğilimlerini her yıl değerlendiren Dünya Nükleer Endüstrisi Durum Raporu’nun (WNISR) 2026 yılı küresel tanıtım toplantısı bu yıl İstanbul’da gerçekleştirildi. Enerji Günlüğü, son üç yıldır raporun Türkiye bölümünü kaleme alan Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Gürbüz ile konuştu.
Birgün Gazetesi için köşe yazıları da kaleme alan Özgür Gürbüz; Akkuyu’daki gecikmeler, santrale sağlanan teşvikler, yenilenebilir enerjiyle karşılaştırma, veri merkezlerinin nükleer enerji ihtiyacı, Türkiye’nin nükleerde ısrarının nedenleri ile santralin güvenlik ve atık yönetimi süreçlerine dair soruları cevapladı.
AKKUYU’DAKİ GECİKMENİN NEDENLERİ VE SONUÇLARI
Başta Akkuyu olmak üzere, Türkiye’nin nükleer projeksiyonu ile ilgili gözlemlerinizi paylaşabilir misiniz?
Akkuyu’ya baktığımızda ilk takip etmeye çalıştığımız konu projenin sürekli gecikmesi. Bunu artık herkes biliyor ama o kadar çok konuşulmuyor. Rusya ile yapılan uluslararası anlaşmada çok net bir madde var. O madde diyor ki Akkuyu’nun 1 numaralı reaktörünün, tüm izinlerin verildiği 2 Nisan 2018 tarihinden itibaren 7 yıl içinde bitirilmesi gerekiyordu. Bu olmadı. Akkuyu neredeyse iki yıla yakın bir gecikme yaşıyor. Anlaşmanın maddesi bize şunu söylüyordu: “Türkiye isterse bu gecikmeden dolayı satın alma garantisindeki fiyatı, yani işin ticari tarafını müzakere edebilir.” Türkiye böyle bir hak kazandı ama neden kullanmıyor bilmiyoruz. Türkiye her yıl cumhuriyetin yıldönümünde reaktörü açmayı planlıyor ama olmuyor. Açıklanan tek mazeret, Almanya’dan gelmesi gereken parçaların Ukrayna- Rusya savaşı nedeniyle ambargoya uğramasıydı. Bunun ne kadar geçerli olduğunu bilmiyoruz çünkü bu parçaların gelmemesinden kaynaklı gecikmenin süresiyle ilgili de açıklama yapılmadı. Bazı parçaların Çin’den tedarik edildiğini biliyoruz. Rusya bunu mücbir sebep olarak öne sürüyor olabilir ama her mücbir sebebin bir süresi olmalı. İkinci neden ise ambargoya dayalı finansal sorunlar. Amerika üzerinden gelen paranın gelemediğini, Türkiye’nin farklı yollarla bu finansmanı sağlamak için doğalgaz anlaşmalarından faydalandığını basına yansıyan demeçlerden biliyoruz. Demek ki Akkuyu reaktörüyle ilgili iki tane problem var: Teknik ekipmanların ambargo nedeniyle gecikmesi ve Rusya’nın gerekli finansmanı sağlamakta zorlanması. Halbuki Türkiye’nin pahalı alım garantisini müzakere etme şansı var ama masaya hiç gelmiyor. Rapor sunumunda da gündeme geldiği üzere yaptırımlardan kaynaklanan finansman sıkıntılarının Türkiye’deki proje hazırlıklarının yavaşlattığını görüyoruz. İşçi sayısının azaldığını da az çok tahmin ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti ve Rosatom tarafından yapılan işçi sayısı beyanları birbirini tutmuyor ama işçi sayısında bir azalma olduğu görülüyor.
SANTRALLERE VERİLEN TEŞVİĞİN FATURASI
Bir Torba yasaya üç tane madde eklendi. Bu maddeler nükleeri teşvik ediyor. Acaba Rusya’nın finansman bulmada sorun yaşamasıyla Türkiye’nin nükleerin önünü açmasının böyle bir bağlantısı olabilir mi?
Nükleer santrallerin gecikmesi, o nükleer santralin daha pahalı hale gelmesi demek. Kredi alarak, büyük bir ana para ayırarak başladığınız uzun süren bir inşaatta bir an önce elektrik satıp gelir elde etmeye çalışırsınız. Akkuyu projesi 8 yıldır inşaatta; anlaşma tarihinden itibaren ise yaklaşık 15 yılı buluyor ve Rosatom henüz hiçbir gelir elde edemedi. Süre uzadıkça firmaların dayanma gücü azaldığı için Türkiye finansal yükü hafifletecek teşvikler sunmaya başladı. Bu noktada “Bu verilen teşvikleri kim karşılayacak?” sorusunu sormalıyız. Dönüp dolaşıp bu bizim elektrik faturamıza ya da bütçedeki açığı kapatmayı hedefleyen vergilere yansıyor. Büyük santrallere verilen teşviklerin faturasını her zaman halk ödüyor. Güneş ve rüzgârda küçük ölçekli üretimle vatandaş kendi elektriğini üreterek daha ucuz enerjiye ulaşabilecekken, geciken nükleer projelerin faturası ne yazık ki halka çıkıyor. “Türkiye’nin yatırımı yok, zararı Rusya karşılıyor” söylemi gerçekçi değil, teşvikler ve alım garantileriyle bu fatura yine Türk vatandaşlarına çıkacak.
TEKNOLOJİ DEĞİL SADECE SANTRAL SATIN ALIYORUZ
Raporda Türkiye ile birlikte nükleere geçecek olan Mısır ve Bangladeş’ten bahsediliyor. Bu ülkelerle kıyaslandığında Türkiye hangi noktalarda farklılık gösteriyor?
Finansman modelleri ve sahiplik oranları farklı. Akkuyu’da Türkiye’nin veya yerli bir şirketin hissesi yok. Rusya istese bile en fazla %49’luk hissesini satabiliyor ve bu kontrolün devamlı Rusya’da kalacağı bir model olduğunu gösteriyor. Diğer ülkelerde devlet katkısı ve söz hakkı bulunurken, Türkiye tamamen Rus finansmanı ve teknolojisine bağımlı bir yapı kurdu. Bangladeş Rusya’dan 10 yılı ödemesiz kredi aldı örneğin. Mısır da benzer bir yol izledi. Finansman açısından hangisi daha akılcı bir yol, bunu göreceğiz. Öte yandan biz teknoloji satın almıyoruz, sadece nükleer santral satın alıyoruz. Sinop’ta Fransız/Japon, Trakya’da Çin, Akkuyu’da Rus santrali kurulması projeleri teknoloji transferi sağlamıyor. Öğrencilerin Rusya’ya gönderilmesi tek başına teknoloji transferi değildir; Amerikan, Rus, Çin ve Kanada teknolojileri birbirinden farklı ve birbirleriyle entegre çalışmazlar. Ayrıca ortak nükleer atık depoları konusunda farklı ve birbiriyle rekabet halinde olan bu firmaların/ülkelerin nasıl bir araya getirileceği büyük bir karmaşa yaratabilir. Türkiye’nin nükleer tercihi teknoloji transferinden ziyade politik gerekçelerle şekilleniyor.
RÜZGÂR VE GÜNEŞ, AKKUYU’NUN ÜÇ KATI ELEKTRİK
Güneş ve rüzgârdan elde edilen elektrik nükleerden beklenen elektriği ne ölçüde ikame edebilir? Bizi Net Sıfır hedefine hangisi daha hızlı ulaştırır?
Bugün Türkiye’de rüzgâr ve güneşin elektrik üretimindeki payı %22’ye ulaştı ve 2026’da herhalde %25’i de geçecek. Akkuyu bittiğinde elektriğin sadece %7- 8’ini karşılayacakken, rüzgâr ve güneş şimdiden bunun üç katını sağlıyor. 22 yıldır bir nükleer reaktör çalıştırma aşamasına gelememişken, rüzgâr ve güneş, sıfırdan gelip üretimin çeyreğini karşılar hale geldi. Yerli kaynaklar varken nükleere odaklanmak mantıklı ve ekonomik değil.
Nükleer neden ekonomik olarak görünmüyor sizce?
Bir nükleer reaktör sekiz senede bitirilemezken, Türkiye yılda 6 bin-8 bin MW güneş kurulu gücünü sisteme ekleyebiliyor. Sekiz senede 40 bin MW güneş kurulabilirdi. Nükleer, iklim mücadelesinde en yavaş ve en pahalı çözüm. YEKA yarışmalarında güneş ve rüzgârdan üretilen elektriğin satış fiyatı 2-3 dolar cent civarındayken, Akkuyu’da alım garantisi 12,35 dolar cent. Ayrıca Türkiye’nin 580 milyon tonluk karbon emisyonunun yüzde 75’i enerji kaynaklı ve en büyük pay kömüre ait. Kömür santrallerini kapatmadan yanına nükleer eklemek emisyonları azaltmayacak. Türkiye’de emisyonları yutacak 580 milyon tonluk orman kapasitesi yok. 70-80 milyon tonlardan bahsediliyor. Net sıfır için kömür santrallerinin ne zaman kapatılacağının taahhüt edilmesi gerekir. Kömürden çıkış takvimi açıklanmadığı sürece 2053 net sıfır hedefi samimi değil. Yeni kömür santrallerine izin verilirken 2053 hedefine ulaşmak matematikle de çelişiyor. Önce evdeki sobadan kurtulacağız ki odanın içini kaplayan dumandan kurtulalım. İklim değişikliğini durdurmak için ihtiyacımız olan hıza baktığımızda da nükleerin kurtarıcı olamayacağını görüyoruz. 2025’te küresel nükleer kurulu gücünde ufak bir azalma olurken, bir yılda 510 GW güneş, 159 GW rüzgâr kurulu gücü eklendi. Çin’de bile sadece 2,5 GW güce sahip iki reaktör devreye alındı. Güneş ve rüzgârın hızını bu karşılaştırmada net bir şekilde görüyoruz. İklim krizini durdurmak için yatırımların hızla çözüm üreten yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine aktarılması daha mantıklı görünüyor.
ENERJİ BAĞIMSIZLIĞINDA NÜKLEERİN FAYDALI OLACAĞINI SÖYLEMEK ZOR
Sizce Türkiye’nin nükleer enerji ısrarının sebebi nedir?
Türkiye’de 1970’lerden beri “nükleer enerji = nükleer güç” sloganı yerleşti. Sivil nükleer santral sahibi olmak doğrudan nükleer silaha sahip olmak demek değildir; örneğin İsrail’in santralı yok ama deneme reaktörüyle silah üretti. Ancak siyasetçiler bu algıyı oy toplamak için kullanıyor. Ayrıca milyar dolarlık devasa projeler inşaat firmalarının ve sermayenin iştahını kabartıyor. Türkiye’de siyasi tercihler büyük paraların döndüğü dev projelerden yana kullanılıyor. Rakamlar büyüdükçe, ekonomi ve çevre gibi konular arka planda kalıyor. Enerji bağımsızlığı konusunda nükleer enerjinin faydası olacağını savunmak şu şartlarda çok zor.
Peki Türkiye’de nükleer enerji kaynaklarının sanayi bölgelerine yakınlığı veya sanayiyi önceleyen tavrı gerçekçi mi?
Akkuyu sanayi merkezlerine uzak ve iletim kayıplarını artırır. Günümüzde batarya teknolojileri ve depolama sayesinde devasa santrallere ihtiyaç duymadan sanayinin ve konutların ihtiyacı karşılanabiliyor. Elektriğin depolanamayacağı yönündeki eski argümanlar geçerliliğini yitirdi. Mikro şebekeler ve depolama sistemleri geleceğin enerji yapısını şekillendiriyor. Özellikle güneş enerjisi ihtiyacın olduğu yerde üretim imkânı sağlıyor.
VERİ MERKEZLERİ İÇİN NÜKLEER ŞART MI?
Nükleer santral projelerinin tedarikçi ve ihracatçı ülkelere, özellikle Rusya’ya güç kazandırdığı tezine ne diyorsunuz?
Nükleer santral kurmak bir ülkeyi 100 yıl boyunca kendinize bağlamak demek. Rusya ve Çin bu sayede gelişen ülkelerle uzun vadeli bağımlılıklar kuruyor. Batı da Rusya ve Çin’in önünü kesmek için yapay zekâ ve veri merkezlerini de bahane ederek nükleer pazarı onlara bırakmamaya çalışıyor. Rusya’ya uygulanan ekonomik ambargonun bir ayağının da nükleer enerji olması isteniyor. Amaç ucuz veya temiz enerji transferi değil, Rusya ve Çin’e karşı stratejik bir hamle ve nükleer enerji ihraç edilen ülkelerle bir bağ yaratmak gibi görünüyor. Nükleer enerji, enerji bağımsızlığını en çok riske atan model. Nükleerde her reaktörün yakıtı ve yedek parçası o ülkeye özeldir; dolayısıyla Rusya’ya veya reaktörü aldığınız ülkeye doğrudan bağımlı hale gelirsiniz. Veri merkezleri ve yapay zekâ için nükleerin şart olduğu iddiası bir propaganda malzemesi. Teknoloji devlerinin nükleer şirketlerden elektrik alacağına dair çıkan haberlere baktığınızda miktarların çok büyük olmadığını, aynı miktarlarda yenilenebilir enerji şirketleriyle de anlaşmalar yapıldığını görüyoruz. ABD’de gaz santrallerinin yeniden çok sayıda sipariş alması da buna örnek gösterilebilir. Dünyada en çok veri merkezine sahip ABD’de halihazırda yeni bir nükleer reaktör inşaatı olmadığına da dikkatinizi çekerim.
240 BİN YILLIK SORUNA 60 YILLIK ÇÖZÜM ARAMAK
Son olarak düzenleyici kurumlar ve acil durum planları açısından Türkiye Akkuyu’ya ve nükleere hazır mı?
Türkiye’nin mevzuat sürecinde yurt dışı örnekleri incelediği, destek aldığını biliyoruz ancak nükleerin kronik sorunları olan kaza ve atık sorununa dünyanın hiçbir yerinde mevzuatlarla çözüm bulunamadı ve bulunması da zor. Örneğin, Türkiye’nin nükleer atık politikasında 240 bin yıl radyoaktif kalacak yüksek seviyeli atıklar için tek bir plan var: Atıkların santral sahasında 60 yıl bekletilmesi. 240 bin yıllık bir sorun için 60 yıllık geçici çözüm sunmak büyük bir plansızlık. Beş yıllık hükümetlerin de yüzlerce yıllık geleceğimize karar vermesi demokrasi sorunu. Ayrıca savaş ve çatışma bölgelerinde nükleer santrallerin hedef olma riski ve olası bir kaza/sızıntı durumunda binlerce insanın tahliyesi gibi acil durum planlarının bulunmaması ciddi bir güvenlik açığı. Şeffaflık, halkın katılımı da sürecin en başından beri yoktu. Danıştay’a giden bilirkişi raporunda Wikipedia’dan kopyalanmış, yalan yanlış bilgiler vardı. Herhalde bu örnek her şeyi açıklıyor.
WNISR 2026 RAPORUNDA TÜRKİYE İLE İLGİLİ ÖNE ÇIKANLAR
Türkiye’nin nükleer santral inşası, yenilenebilir enerji kapasitesi, enerji bağımlılığı ve işgücü verilerini de ele alan rapordan Türkiye ile ilgili satır başları şu şekilde:
- Türkiye 2025 yılında elektriğinin %43,4'ünü yenilenebilir kaynaklardan elde etmiştir. Hidroelektrik: %16,03; Rüzgâr: %11,1; Güneş: %10,5; Fosil Yakıtlar (Kömür ve Gaz): %56
- Türkiye'nin güneş kurulu gücü Mart 2026 sonunda 26 GW'a ulaşmıştır. 2025'te 6 GW'tan fazla yeni güneş kapasitesi eklenerek Türkiye dünyadaki en büyük 10. güneş pazarı olmuştur. Yeni eklemelerin %84'ü sanayi ve ticarethanelerin çatı kurulumları olarak karşımıza çıkıyor.
- TBMM soru önergelerine verilen resmi yanıtlara göre, Haziran 2025'te 20.000 olan sahadaki çalışan sayısı Mart 2026 itibarıyla 12.000'e düşmüş; bu da yaklaşık 8.000 kişilik bir işgücü azalmasına işaret ediyor.
- Türkiye'nin hali hazırda doğal gazda %40–45, petrolde %60 ve kömürde %50'den fazla oranlarla Rusya'ya bağımlı olduğu, Akkuyu projesinin bu stratejik bağımlılığı daha da artıracağı vurgulanıyor.
- İkili anlaşmaya göre ünitelerin birer yıl arayla devreye girmesi öngörüldüğünden, tüm santralin tamamlanmasının en erken 2029 yılında olacağı ön görülüyor.
Erdem DURU - Enerji Günlüğü / İSTANBUL








