Enerji güvenliğini sağlamak günümüz jeopolitiğinde devletlerin en önemli dış politika hamlelerinden bir tanesidir. Çünkü özellikle enerjide dışa bağımlılık aktörlerin dış politikada hareket alanını daraltıyor. Bu nedenle devletler başta yenilenebilir enerji olmak üzere hidroelektrik enerjisi ve nükleer enerji gibi kaynaklara yönelme eğilimindeler. Yoğun nüfusu ve yüksek endüstrisiyle enerji güvenliğini sağlamaya çalışan aktörlerden bir tanesi de Çin’dir. Çin, bu bağlamda, nükleer enerjiye yoğun şekilde yatırım yapıyor. Bu yatırımlar uzun dönemdir kara üzerindeki nükleer santrallerde devam ederken günümüzde Çin’de yüzen nükleer santral projeleri öne çıkıyor. Hatta deniz üstünde nükleer yüzen ada inşa edip sadece enerji üretmeyi değil, lojistik, kargo transferi gibi birçok işi aynı yerden yapabilmeyi hedefleyen projelerin haberleri geliyor.
Çin, 2016 yılından itibaren yüzen santral tasarımlarını geliştirmeye başladı. Şu anda henüz fiilen hizmete alınmış reaktör bulunmasa da ciddi bir planlamanın varlığı ve toplam 20 yüzen santralin planlandığı öngörülüyor. Bu yapılması planlanan reaktörlerin Güney Çin Denizi’nde konuşlandırılacak olması bu projenin enerji üretimi dışında jeopolitik yansımaları da mı olacak tartışmalarını da beraberinde getiriyor.
Çin bu projeye başlarken denizlerdeki enerji altyapısının ve açık deniz ekonomik faaliyetlerinin büyütülmesi için gereken enerji merkezlerinin bu reaktörlerin olacağı gerekçesini öne sürüyordu. Yapay adalar, radar sistemleri, haberleşme tesisleri, limanlar yüksek enerjiye ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaçların karşılanması için karalardan kablo çekmek işleminin pahalı ve kırılgan olduğu düşünülerek 24 saat kesintisiz çalışabilen, rüzgâr ve güneş gibi hava şartlarından etkilenmeden enerji sağlayan yüzen reaktörler ön plana çıkıyor. Bunun yanında, daha az alana ihtiyaç duymaları ve fosil yakıt bağımlılığını da azaltacağı için çevreci olarak sunulması projenin olumlu yanları olarak görünüyor.
Ancak konuyu sadece enerji ihtiyacı üzerinden okumak yetersiz kalacaktır. Çin’in Güney Çin Denizi üzerindeki hak iddiaları malum, ünlü “dokuz çizgi” politikası ve tarihsel haklar argümanı Güney Çin Denizinde Çin’in egemenlik kurmak iddiasını açıkça gösteriyor. Ayrıca inşa ettiği yapay adalar ve bu adalar üzerinden egemenlik yetki alanı talepleri uluslararası deniz hukuku açısından son derece temelsiz cılız argümanlar. Zaten 2016 yılında uluslararası tahkim kararının “dokuz çizgi” iddiasını geçersiz kılması ve Çin’e ait adalardan tam ada statüsüne sahip olmadıkları için münhasır ekonomik bölge üretilemeyeceği kararı deniz hukuku açısından durumu net şekilde ortaya koyuyor. Şimdi de özellikle Filipinler gibi diğer kıyıdaş ülkelerin bu tür yüzen nükleer reaktör projelerinin Çin’in bölgedeki fiili kontrolünü arttırmak için ve yapay adaların enerji ihtiyacını sağlamak için yapıldığı düşüncesi tartışmayı enerji ekseninden jeopolitiğe çeviriyor. Dolayısıyla mesele sadece enerji üretimi değil, aynı zamanda Güney Çin Denizi üzerinde Çin’in kalıcı bir altyapı kurarak egemenlik iddialarının güçlendirilmesi.
Bu projeye bir başka tepki de çevrecilerden yükseldi. Denizde konuşlu bir reaktörün karada bulunan santrallere göre çok daha karmaşık riskler içerebileceği söyleniyor. Tsunami, çarpışmalar, fırtınalar, demirlemenin kopması, soğutma sisteminin zarar görebileceği ve yaşanacak herhangi bir acil durumda müdahalenin çok daha güç olması ilk etapta akla gelen riskleri oluşturuyor. Ayrıca yüzen nükleer santrallerin sabotaj, saldırı, terörizm gibi tehditlere daha açık olması da konunun güvenlik boyutunu oluşturuyor. Tabi bu tepkiler sadece Çin için geçerli değil, Rusya da Arktik bölgesinde Akademik Lomonosov yüzen nükleer santrali kullanıyor. Benzeri çevresel ve güvenlik tepkileri Rusya’ya da yapılmaktadır. Bu çerçevede, herhangi bir kaza ya da radyoaktif sızıntının deniz ekosistemine büyük zararlar vereceği ve bu zararların oldukça yaygın bir etki doğuracağı aşikâr. Zira gerçekleşebilecek bir kaza da sadece Çin değil yarı kapalı bir deniz niteliğindeki Güney Çin Denizi’nin tüm kıyıdaşları yoğun şekilde etkilenecektir. Bu nedenle de konunun bu boyutu da yabana atılacak cinsten değil.
Bu minvalde, devletlerin enerji ihtiyaçlarını karşılamaya çalışarak enerji güvenliklerini sağlama çabalarıyla, “enerjinin sadece enerji olmadığı” cümlesinden yola çıkıp konunun disiplinler arası ve çok boyutlu şekilde irdelenmesi arasında geçen tartışmaların uzun zaman devam edeceği gerçeği her gelişmede net şekilde karşımıza çıkıyor…




