Bazen bir ülkenin önüne öyle bir fırsat gelir ki, onu kaçırdığınız zaman bir dönemi kaçırırsınız. Yıllar sonra dönüp bakarsınız ve “Dünya kapımıza kadar gelmişti, biz ne yaptık” dersiniz.
İşte COP31 Türkiye için tam da böyle bir fırsat. Dünya Antalya’ya gelecek; devletler, bilim insanları, yatırımcılar, sanayiciler gelecek, enerji konuşulacak, karbon konuşulacak, teknoloji konuşulacak, yeni ekonominin kuralları konuşulacak.
Ama tüm bunlar olurken biz yine kenarda durup “bakalım ne olacak” diye beklersek, kusura bakmayın, bu defa kaybettiğimiz şey bir zirve değil, Türkiye’nin geleceği olur. Çünkü COP31'i sadece bir iklim toplantısı zannetmek, meseleyi hiç anlamamaktır.
COP31 Antalya Zirvesi’nde sadece sıcaklık artışı, emisyon azaltımı veya çevre politikası konuşulmayacak; buradaki oturumlarda geleceğin sanayisi, enerjisi, ticareti, yatırımı ve parası da ele alınacak. Hangi ülke yeni teknolojiyi üretecek, hangi ülke temiz üretimle rekabet edecek, hangi ülke karbon maliyetini düşürecek, hangi ülke yeni enerji pazarlarında söz sahibi olacak; asıl kavga burada.
Ve biz hâlâ bekliyoruz.
Dünya beklemiyor ama!
Avrupa karbon hesabını yapıyor, yatırımcı parasının nereye gideceğine bakıyor, sanayi üretim sistemini değiştiriyor, havacılık yeni yakıtların peşinden gidiyor; biz ise hâlâ “biraz daha zaman var” diyebiliyoruz.
Yok öyle bir zaman!
Sınırda Karbon Denetim Mekanizması (SKDM) bunun sadece görünen yüzü. Avrupa artık yalnızca “ne ürettin” demiyor, “ne kadar karbonla ürettin” diye de soruyor.
Karbon artık bacadan çıkan gaz olmaktan çıktı; ihracatçının maliyetine, fabrikanın rekabetine girdi. Dolayısıyla karbon artık sadece bir çevre meselesi değil, ekonomi meselesi haline geldi.
İşte Türkiye’nin COP31'den alması gereken asıl ders burada başlıyor: Antalya’da dünyayı ağırlamak yetmez, Türkiye kendi dönüşümünü dünyanın önüne koymak zorunda.
Sanayici karbonunu azaltacak.
Yatırımcı yeni teknolojiye yatırım yapacak.
Devlet önünü açacak.
Üniversite Ar-Ge yapacak, teknoloji üretecek.
Tarım geleceğin hammaddelerini düşünecek.
Ve bunlar birbirinden kopuk değil, tek bir Türkiye dönüşümünün parçaları olarak ele alınacak. Çünkü geleceğin ekonomisi böyle kuruluyor.
Bu dönüşümün önemli başlıklarından biri de SAF, yani Sürdürülebilir Havacılık Yakıtı. Dünya havacılığı gelecekte uçakların hangi yakıtlarla uçacağını konuşurken Türkiye sadece yakıt satın alan ülke olarak kalmamalı; kendi hammaddesini, teknolojisini, üretimini, tedarik zincirini bugünden düşünmeli.
Çünkü mesele yalnızca uçakların hangi yakıtla uçacağı değil.
Mesele geleceğin yakıt ekonomisinde kimin üretici, kimin müşteri olacağıdır. Türkiye burada seyirci kalırsa yine satın alır, üretici olursa yeni bir pazar kurar.
Aynı durum, biyokütle ve karbon negatif üretim fırsatlarında da var. Türkiye’nin toprağı sadece geleneksel tarım için değildir; bilim ışığında yapılacak doğru tercihler ve planlama ile karbon azaltımına katkı sağlayabilecek, bazı üretim modellerinde toprakta karbon tutulmasını destekleyebilecek ve enerji ile sanayiye yeni hammaddeler sağlayabilecek büyük bir ekonomik alan olabilir.
Ama biz hâlâ enerji başka, tarım başka, sanayi başka, teknoloji başka diye konuşuyoruz.
İşte asıl hata burada!
COP31'in Türkiye açısından değeri, bütün bu alanları aynı masada buluşturabilme fırsatıdır.
Ama bir şartla:
Toplantı yapmayı, iş yapmanın önüne koymayacağız.
Çünkü benim en büyük korkum bu.
Antalya dolar, salonlar dolar, kameralar çalışır, kürsüler kurulur, nutuklar atılır, fotoğraflar çekilir; herkes “çok başarılı bir zirve oldu” der, sonra uçaklar kalkar, ışıklar söner ve biz yine aynı eski üretim modeli ile kalakalırız.
Buna başarı denmez.
Bu, güzel çekilmiş bir fotoğraftır sadece.
Gerçek başarı zirveden sonra başlayacak.
Kaç yatırım yapıldı?
Kaç fabrika karbonunu düşürdü?
Kaç yeni teknoloji geliştirildi?
Kaç SAF projesinin önü açıldı?
Kaç ihracatçı yeni karbon ekonomisine hazırlandı?
İşte bunlar konuşulmalı.
Sanayiciye de açık söyleyelim: Artık “devlet ne yapacak, Avrupa ne yapacak, biraz bekleyelim” dönemi bitiyor. Üretim yapmak sadece bugünün kârını hesaplamak değil, yarının pazarını bugünden görmektir.
Bugün dönüşüm için yatırım yapmazsanız, yarın daha pahalı dönüşmek zorunda kalabilirsiniz.
Bugün teknolojiyi geliştirmezseniz, yarın başkasının teknolojisini satın alırsınız.
Bugün karbonu önemsemezseniz, yarın karbonun bedelini ödersiniz.
Ve o faturayı yalnızca şirketler değil, Türkiye’nin tamamı hisseder.
Benim derdim tam da bu.
COP31 Türkiye’nin önüne tarihi bir kapı açıyor.
Bu kapıdan içeri girersek Türkiye sadece iklim hedeflerinden söz eden bir ülke değil, yeni ekonomiyi üreten ülkelerden biri olabilir.
Girmezsek?
Dünya yoluna devam eder.
Biz de arkasından bakarız.
Sonra yine aynı cümleyi kurarız:
“Biz bunu neden daha önce yapmadık?”
Oysa artık yakınma değil, yapma zamanıdır.
Antalya’da dünya Türkiye’ye geldiğinde sadece ev sahibi olmayalım.
Kendi geleceğimizin de sahibi olalım.
Çünkü COP31'in gerçek sınavı konferans salonlarında verilmeyecek.
Fabrikalarda verilecek. Tarlalarda verilecek. Laboratuvarlarda verilecek. Yatırım masalarında verilecek.
Ve yıllar sonra çocuklarımız dönüp bize “Dünya değişirken siz ne yaptınız?” diye sorduğunda, verecek bir cevabımız olsun.
Çünkü bu kez mesele sadece iklim değil.
Bu kez mesele Türkiye’nin yeni dünya ekonomisinde nerede duracağıdır.
Tekrar başa dönersek, dünya Antalya’ya geldiğinde, biz hâlâ seyrediyor olmayalım.





