Değerli Enerji Günlüğü okuyucuları, bugün size geçmişte girişilmiş ancak yarım kalmış bir hikaye ve Türk mühendislik birikimi üzerine bazı anılarımı aktarmak istiyorum. Maksadım kişisel tarihimi anlatmak değil elbette. Bunları bugüne ve gelecek yönelik anlamlı sonuçlar çıkarılabileceğine inandığım için aktarmakta fayda görüyorum.
1980’li yılların sonlarında, sanayi vizyonunu, uluslararası iş birliğini ve dönemin yükselen teknolojilerini bir araya getiren iddialı bir enerji projesi gündeme gelmişti. Enerji maliyetlerinin hızla arttığı bu dönemde, İstanbul ve Edirne’de tekstil tesisleri bulunan bir Türk sanayici, uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü koruyabilmek için yenilikçi bir çözüm arayışına girdi.
Yatırım planı, Trakya’nın Saray bölgesinden temin edilen yerli kömür kullanılarak hem elektrik hem de buhar üretecek bir enerji santralinin kurulmasını öngörüyordu. Bu yaklaşım, enerji bağımsızlığı ve ciddi maliyet avantajları vaat etmesine rağmen önemli bir teknik zorluk barındırıyordu: Yerli kömürün alt ısıl değeri düşük, nem oranı ise oldukça yüksekti. Bu özellikler, klasik kazan tasarımlarıyla verimli bir yanma sürecini zorlaştırıyordu.
Mevcut uluslararası çözümler bu kömür tipine uygun olmayınca alternatif teknolojiler araştırılmaya başlandı. İnternetin henüz yaygın olmadığı yıllarda, teknik dergiler ve sektör yayınları titizlikle incelenerek Finlandiya’nın Tampere kentinde faaliyet gösteren bir mühendislik firmasına ulaşıldı. Firma, düşük kaliteli kömürler için son derece uygun olan “kabarcıklı akışkan yataklı yakma” (Atmospheric Fluidized Bed Combustion – AFBC) teknolojisinde uzmanlaşmıştı.
Faks yoluyla kurulan ilk temasın ardından Finlandiyalı firma test amacıyla 50 ton tüvenan kömür numunesi talep etti. Proje sahibi sanayicinin dış ticaret konusundaki deneyimi sayesinde kısa sürede Finlandiya’ya yüklü miktarda kömür sevkiyatı gerçekleştirildi. Daha sonra Türk mühendisler Tampere’ye giderek testleri yerinde izledi. Yapılan denemeler son derece olumlu sonuçlar verdi ve yerli kömürün doğru teknolojiyle verimli biçimde değerlendirilebileceği açıkça ortaya kondu.
Teknik çalışmaların yanı sıra taraflar arasında yoğun bir fikir alışverişi ve proje değerlendirme süreci yaşandı. Projenin arkasındaki sanayici, yoğun iş temposuna rağmen entelektüel birikimi ve geniş ilgi alanlarıyla dikkat çekiyordu. Bu süreç, yalnızca mühendislik açısından değil, aynı zamanda kültürel ve insani boyutlarıyla da zengin bir etkileşim alanı yarattı.
Ancak proje nihayetinde hayata geçirilemedi. Yatırım maliyetlerinin yüksekliği, fiyatlandırma konusunda yeterli esnekliğin sağlanamaması ve ardından tekstil sektöründe yaşanan ekonomik daralma süreci olumsuz etkiledi. İlerleyen yıllarda projede yer alan Fin kazan üreticisi firma da büyük bir Amerikan şirketi tarafından satın alındı.
Her ne kadar bir sözleşmeye dönüşmemiş olsa da bu girişim boşa harcanmış bir çaba olarak değerlendirilmemeli. Proje, zorlu yerel kaynakların doğru mühendislik çözümleriyle değerlendirilebileceğini gösterdi. Yapılan çalışmalar aynı zamanda teknolojinin ve araştırma altyapısının zaman içinde ne denli geliştiğini hatırlattı. Günümüzde benzer testler ve çalışmalar, Türkiye’deki gelişmiş laboratuvarlarda rahatlıkla gerçekleştirilebiliyor.
Geriye dönüp bakıldığında bu deneyim; teknik merakın, uluslararası iş birliğinin ve sonuç alınamasa bile edinilen bilginin kalıcı değerini ortaya koyan anlamlı bir örnek olarak önemini koruyor.
Yıllar geçti. Kanada hibe fonlarından sağlanan 500 bin Kanada doları ile ODTÜ Kimya Mühendisliği Laboratuvarı’nda bir test kazanı kurduk. Böylece yerli kömürü yakma tecrübesi için yurt dışına gitme gereği ortadan kalktı. ODTÜ AFBC test standı hâlen çalışıyor. Burası aynı zamanda akademik araştırmalara ve yerli piyasanın kömür yakma taleplerine cevap ve hizmet veriyor.



