1. YAZARLAR

  2. Dr. Nejat TAMZOK

  3. Kritik mineraller, korumacılık ve Türkiye'nin pozisyonu
Dr. Nejat TAMZOK

Dr. Nejat TAMZOK

Yazarın Tüm Yazıları >

Kritik mineraller, korumacılık ve Türkiye'nin pozisyonu

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, küresel gelişmelerin karşımıza çıkardığı tablo çok net: Önümüzdeki yeni dönemde, madenler, dünyanın siyasi ve ekonomik dengelerini belirleyen güç unsurları arasında ön sıralarda yer alacak.

Bu gelişmenin ardındaki asıl itici güç ise iklim değişikliği olgusuna karşı tüm dünyada başlayan enerji dönüşümü süreci. Dünyada, özellikle yeşil enerjiye geçiş ve bununla bağlantılı dijitalleşme süreçleri için vazgeçilmez olan kritik minerallere olan talepte büyük miktarlarda ve sürekli bir artış yaşanmakta. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre; Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak için temiz enerji teknolojilerinin ihtiyaç duyacağı mineral talebi, önümüzdeki 15 yıl içinde dört katına çıkacak.[1]

Diğer taraftan, dünyadaki kentsel nüfusun 2050 yılına kadar iki katından fazla artacağı ve kentlerdeki altyapıların inşası için büyük miktarlarda hammadde ihtiyacının ortaya çıkacağı tahmin edilmekte. Neticede, insanın, son 70 bin yılda ürettiğinden daha fazla maden cevherini önümüzdeki 30 yıl içinde yerin derinliklerinden çıkarması gerekecek.

madencilik-somurge-madenciligi-1.jpegKRİTİK MİNERALLERİN KONTROLÜ  

Tablo böyle olunca, önümüzdeki yıllarda kritik mineralleri kontrol edenlerin küresel ekonomiyi de şekillendireceği inancı giderek güç kazanmakta. Madencilik sektörü tüm dünyada öne çıkarken, kritik minerallerin rezerv ve üretimi üzerindeki kontrolün – fosil yakıtlarda da olduğu gibi – giderek daha az sayıda ülke ya da şirketin elinde toplanmakta olduğunu görüyoruz. Üstelik fosil kaynaklara hâkim olan güçlerin, aynı zamanda kritik mineralleri de kontrol ediyor olması, enerji dönüşümü süreçlerini kendi çıkarları doğrultusunda yönetmelerine imkân tanıyor. Bu aktörler, mineral arzını istedikleri zaman yavaşlatma veya tamamen durdurma kapasiteleri sayesinde küresel fiyatları belirleme gücünü de ellerinde tutuyorlar. Kaynaklar üzerindeki bu aşırı yoğunlaşma, küresel tedarik zincirlerinde ciddi kırılganlıklar yaratırken, kaynaklara muhtaç olan pek çok ülkeyi savunmasız bırakıyor.

Öte yandan, özellikle kobalt, bakır, lityum, nikel, grafit, nadir toprak elementleri gibi kritik kaynaklara ev sahipliği yapan ülkeler, ellerindeki hazinenin giderek daha da değerlendiğinin farkında. Bunları elinde tutanlar, ‘yeni dönemin OPEC’i’ olma hayallerini kurmaya çoktan başladı. Pek çoğu sömürgecilik döneminin sevimsiz hatıralarını hala unutmayan bu ülkeler, sahip oldukları mineral kaynaklarından ülkelerinin kalkınmasına yönelik – bu defa – daha fazla değer elde etmek arzusunda. Artık sadece ‘hammadde deposu’ olarak görülmek istemiyorlar; madeni kendi ülkelerinde işleyip sanayileşmek istiyorlar.

madencilik-somurge-madenciligi-2.jpegKAYNAK MİLLİYETÇİLİĞİ Mİ?  

Bununla birlikte, bu tercih, çoğunlukla ‘Batı’ çıkışlı abartılı bir genellemeyle, ‘kaynak milliyetçiliği’ olarak adlandırılmakta; üstelik ‘geri kalmış bir korumacılık biçimi’ etiketiyle birlikte ve iklim krizinden çıkışın önünde bir engel oluşturduğu iddiasıyla da süslenerek. Ancak, talebi hızla artan kritik ve stratejik kaynakları koruma altına alma refleksi, elbette romantik bir milliyetçilikle ya da ideolojik bir duruşla açıklanamaz. Neticede, bu tercih, basit bir hesap makinesiyle yapılabilecek ve ulusal çıkarların gözetildiği bir ekonomi-politik meselesidir.

Her ne kadar hatalı ve kafa karıştırıcı olduğunu düşünsem de bu terim kullanılmakta. Üstelik madencilik faaliyetleri üzerindeki devlet kontrolünü sistematik olarak ölçen bir de ‘Kaynak Milliyetçiliği Endeksi’ hesaplanmakta.[2] Bu endeksin ortaya koyduğu tablo ise oldukça çarpıcı: Madenlerin stratejik öneminin artması, serbest ticaretin yararına olmamış; tam tersine tüm dünyada yeni bir korumacılık dalgasını tetiklemiş.

Bu yeni dönemde, artık pek çok ülke; mineral kaynaklarını koruma altına alırken vergi oranlarını yükseltmekte, ham ya da konsantre cevher ihracatına yasaklar getirmekte, bunları üretecekler için tesis kurmayı ve cevheri katma değeri yüksek ürünler haline getirmeyi zorunlu tutmakta. Yabancı şirketler için yerli ortaklık veya yerli iş gücü kotası gibi zorunluluklar getirmekte. Anlaşılan o ki; madencilikten elde edilen gelirlerin ülke dışına kaçtığını ama kendilerine dişe dokunur bir kazanç kalmadığını gören ülkeler, mineral zenginlikleri üzerinde daha fazla kontrol sağlamaya çalışmakta.

madencilik-somurge-madenciligi-3.jpegMADENLERDE KORUMACILIK DÖNEMİ 

Bu eğilimin, son yıllarda pek çok örneği var: 2022 yılının başlarında Meksika Devlet Başkanı López Obrador madencilik yasasında devrim niteliğinde bir değişikliğe giderek kapsamlı bir lityum millileştirme programı başlattı.[3] Ardından, benzer bir uygulama, uzun yıllardır uluslararası madencilik şirketlerinin gözdesi olmuş Şili’den geldi. Cumhurbaşkanı Gabriel Boric, Nisan 2023’de lityum endüstrisini millileştirme planını açıkladı ve yeni sözleşmelerin artık yalnızca devlet kontrolündeki kamu-özel ortaklıkları üzerinden yürütüleceğini ilan etti.[4] Ayrıca, Şili hükümeti, dünya lityum rezervlerinin yüzde 65’inin bulunduğu ‘lityum üçgeni’ni oluşturan komşu Arjantin ve Bolivya ile bölgesel bir lityum ittifakı peşinde.

Dünyadaki rafine nikelin yarısından fazlasını sağlayan Endonezya, 2020 yılında bu cevherin ihracatını tamamen yasaklayarak, tüm nikelin ülke içindeki tesislerde işlenmesini zorunlu hale getirdi. Bu stratejik hamlenin arkasında net hedefler belirlenmişti: Hammadde deposu olmaktan çıkıp, tedarik zincirindeki katma değeri Endonezya ekonomisine kazandırmak, yerel işletmeleri güçlendirmek, yeni istihdam yaratmak, ekonomik kalkınmayı teşvik etmek.[5] Endonezya, bu politikayla yerel nikel endüstrisinde değer yaratma biçimini değiştirdi; neticede yerel işleme kapasitesinde patlama yaşandı. Başta Çinli ve Alman yatırımcılar, teknoloji ve sermayelerini Endonezya’ya taşıyarak yüksek teknolojili işleme tesislerini burada kurmak zorunda kaldılar. Neticede, Endonezya, artık sadece cevherin sahibi değil, aynı zamanda küresel rafine nikel piyasasının yarısından fazlasını kontrol etmekte.[6]

Korumacılık rüzgârı, Afrika Kıtası’nı da etkisine aldı. 2022 yılında ham lityum ihracatını yasaklayan Zimbabve, 2023 başında bu kısıtlamayı tüm baz mineralleri kapsayacak şekilde genişletti. 2027’den itibaren ise konsantre lityum ihracatını da yasaklamayı planladı.[7] Dünyanın en zengin kobalt, bakır ve diğer kritik mineral yataklarından bazılarına ev sahipliği yapan Demokratik Kongo Cumhuriyeti Mart 2018’de maden mevzuatında değişiklikler yaparak, devlet hakkı ve vergi gelirlerinde önemli artışlara gitti.[8] Bugün, Kongo, mevcut maden sözleşmelerini ‘ülke çıkarları’ doğrultusunda yeniden müzakereye açmakta. Benzer bir stratejik hamle de Namibya’dan geldi. 2021 yılında ilan ettiği ‘Maden Zenginleştirme Stratejisi’yle uyumlu olarak, Haziran 2023’te ham lityum cevheri, kobalt, manganez, grafit ve nadir toprak elementleri gibi kritik minerallerin ihracatını yasakladığını duyurdu.[9]

KORUMACILIĞI TERCİH EDEN ÜLKELER   

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Kazakistan’dan Brezilya’ya, Cezayir’den Bolivya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada pek çok ülke, sahip olduğu yeraltı zenginliklerinden daha fazla pay alabilmek adına peş peşe önlemler alıyor. Ancak, bu süreç sadece hammadde sahibi ülkelerle sınırlı değil. Bu kaynaklara muhtaç olan ve tedarik güvenliği endişesi yaşayan ‘Batı’nın gelişmiş ekonomileri de 20. yüzyılın ilk yarısından bu yana görülmemiş bir devlet müdahaleciliği ve korumacılık rüzgârına kapılmış durumda. Üstelik bu yeni korumacılık dalgasının öncüleri arasında ABD, Almanya, İspanya, Birleşik Krallık ve Polonya gibi dev ekonomiler de yer alıyor. Özellikle Çin ve Rusya’nın kritik mineral zincirlerindeki hakimiyetini kırmak isteyen bu ülkeler; devlet gücünü kullanarak kilit endüstrileri sübvanse etmekte, stratejik sektörlerdeki rakiplerinin yatırımlarını engellemekte ya da sınırlandırmakta.

Bir tarafta Çin elindeki kritik kaynaklara ihracat kısıtlamaları getirerek ‘hammadde kartını’ oynarken; diğer tarafta Washington kritik/stratejik mineralleri stoklamakta, yurt içi madencilik faaliyetlerini teşvik etmekte ya da Grönland ve Ukrayna gibi seçenekleri masaya sürerek Çin kaynaklarına olan bağımlılığını kırmaya çalışmakta. Kritik minerallere erişimi güvence altına almak amacıyla Avustralya’dan Kanada ve Japonya’ya, Hindistan’dan Avrupa Birliği’ne uzanan geniş bir ‘tedarik bloku’ inşa etmeye çabalamakta.[10] Korumacılık dalgası, serbest piyasanın kaleleri Kanada ve Avustralya’da da yabancı yatırıma getirilen kısıtlamalar şeklinde karşılık bulmakta; mevcut kurallar yeni düzenlemeler ile her geçen gün daha da sertleştirilmekte. Kaynakların sadece ‘müttefik ülkelerin’ kontrolünde kalması hedeflenirken, getirilen ağır çevre ve iş gücü standartları ile dışarıdan pazara girişin önüne yeni bir ‘Demir Perde’ çekilmekte.

Öte yandan, Almanya, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan yeni dönemde, korumacı politikaların başat aktörlerinden birine dönüştü. Savaşla birlikte Rus enerji varlıklarına el koyan Berlin, yeşil dönüşümü desteklemek ve enerji güvenliğini güçlendirmek için maden işleme kapasitesini artırmaya yönelik teşvik mekanizmalarını sonuna kadar zorlamakta.[11] Bugün kritik mineral tedarik güvenliği, Alman sanayi stratejisinin en temel sütunlarından biri haline gelmiş durumda. Berlin, kaynak zengini ülkelerle kurulan stratejik ortaklıklar sayesinde lityumdan nadir toprak elementlerine kadar uzanan geniş bir yelpazede erişim garantisi arıyor. Görünen o ki; ‘ulusal güvenlik’ ya da ‘enerji güvenliği’ söz konusu olduğunda, liberal piyasa ilkeleri Avrupa için birer teferruattan başka bir şey değil.

Fosil yakıtlardan daha temiz enerji kaynaklarına dönüşüm hızlandıkça ve buna bağlı olarak küresel mineral talebi arttıkça, dünyada yeni bağımlılık ilişkilerinin ve yeni blokların ortaya çıkacağını söylemek kehanet olmaz. Diğer taraftan, korumacılık önlemleri sertleşip tedarik güvenliği riskleri tırmandıkça; kritik kaynaklara sahip ülkelerle bu kaynaklara muhtaç olan güçler arasındaki gerilimin birikerek açık çatışmalara dönüşmesi de kaçınılmaz.

TÜRKİYE'NİN KRİTİK MİNERALLERE BAKIŞI  

Peki, Türkiye bu tablonun neresinde?

Ne yazık ki Türkiye, sahip olduğu mineral rezervlerini bugün hâlâ büyük oranda ham veya asgari düzeyde işlenmiş (konsantre) halde ihraç ediyor. Kendi zenginliğimizi dünya ortalamalarının çok altındaki fiyatlarla dışarıya gönderirken, aslında paha biçilemez bir ekonomik değeri de elden çıkarıyoruz. Trajik olan ise şu: Düşük fiyatlarla ihraç ettiğimiz o madenler; yarı mamul veya uç ürüne dönüşmüş olarak, katbekat yüksek fiyatlarla ülkemize geri dönüyor. Ham cevherleri gönderdiğimiz ülkeler, bizim madenimizi işleyerek devasa katma değerler yaratırken; biz ihraç ettiğimizden çok daha fazlasını, aynı cevherin mamul halini ithal etmek için döviz olarak ödüyoruz. Dolayısıyla, Türkiye’nin madenleri, aslında kendi ekonomisine değil, başka ülkelerin sanayisine hizmet etmekte.

Küresel güçler dahil pek çok ülkenin ulusal çıkar uğruna korumacılığa sığındığı bu yeni ticaret düzeninde, Türkiye’nin hâlâ eski dünyanın kurallarıyla oyun kurmaya çalışması ve değerli madenlerini korumaya yönelik önlemleri bir türlü almaması stratejik bir ihmal değil de nedir? Kendi kaynaklarımızın kontrolünü sağlayamaz ve katma değerli üretim zincirine ekleyemezsek; başkalarının kurguladığı ticaret masallarının birer tüketicisi olmaktan öteye gidemeyiz. 

KAYNAKLAR

[1] International Energy Agency (IEA), The Role of Critical Minerals in Clean Energy Transitions, World Energy Outlook Special Report, Mayıs 2021, s.8.

[2] Verisk Maplecroft, “Emerging markets exerting more control over strategic minerals”, 14 March 2025, https://www.maplecroft.com/solutions/consulting/political-risk/insights/emerging-markets-exerting-more-control-over-strategic-minerals/

[3] U.S. Department of State, 2024 Investment Climate Statements: Mexico, https://www.state.gov/page/83/?post_type=state_report

[4] Reuters, “Chile plans to nationalize its vast lithium industry”, 21 Nisan 2023, https://www.reuters.com/markets/commodities/chiles-boric-announces-plan-nationalize-lithium-industry-2023-04-21/

[5] International Energy Agency (IEA), “Prohibition of the export of nickel ore”, 19 Mart 2024, https://www.iea.org/policies/16084-prohibition-of-the-export-of-nickel-ore

[6] PWC, Mine 2025 – Concentrating on the future, 2025, s. 15.

[7] Mining Technology, “Zimbabwe joins the wave of resource nationalism”, 19 Ocak 2023, https://www.mining-technology.com/features/zimbabwe-critical-minerals-resource-nationalism/; Mining.com, “Zimbabwe to ban export of lithium concentrates from 2027”, 10 Haziran 2025, https://www.mining.com/web/zimbabwe-to-ban-export-of-lithium-concentrates-from-2027/

[8] JDSupra, “Key Changes to the DRC Mining Code”, 6 Haziran 2025, https://www.jdsupra.com/legalnews/key-changes-to-the-drc-mining-code-a-6637576/

[9] International Energy Agency (IEA), “Export ban on raw materials”, 22 Eylül 2025, https://www.iea.org/policies/28970-export-ban-on-raw-materials

[10] U.S. Department of State, “Minerals Security Partnership”, https://www.state.gov/minerals-security-partnership (Erişim Tarihi: 02.01.2026); International Energy Agency (IEA), “Minerals Security Partnership (MSP)”, https://www.iea.org/policies/16066-minerals-security-partnership (Erişim Tarihi: 02.01.2026).

[11] Financial Times, “Resource nationalism on the rise amid geopolitical tensions”, 12 Aralık 2024, https://www.ft.com/content/14dad9e1-bfda-4c00-b1b6-9dd41842650a

Önceki ve Sonraki Yazılar