1. YAZARLAR

  2. Birol OĞUZ

  3. Avrupa, Çin-ABD hattındaki bağlantısızlar kulübü olur mu?
Birol OĞUZ

Birol OĞUZ

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Avrupa, Çin-ABD hattındaki bağlantısızlar kulübü olur mu?

1963 yılından beri her yıl düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nın 62'ncisi 13-16 Şubat 2026 tarihleri arasında gerçekleşti. 

Dış politika ve savunma arenasının Davos’u diyebileceğimiz konferans, ABD’nin 2025 Ulusal Strateji Belgesi sonrası tırmanan ABD-Avrupa ayrışması tartışmalarının arasında, hiç olmadığı kadar merak edilir olmuş ve dikkatleri üzerinde toplamıştı. 

Rusya dışında hemen her küresel oyuncunun katılımı ile gerçekleşen konferansın moderatörlüğünü ise konferansın hemen öncesinde yayınlanan rapor yaptı desek yanlış olmaz. 

Açıklanan rapor, Trump’ın ikinci dönemi ile ivme kazanan ABD-AB ayrışmasının net bir şekilde ortaya konulması ve 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan dünya düzeninin ABD’nin darbesiyle sonunun geldiğinin ifadesiydi. 

Trump’ın, züccaciye dükkanındaki file benzetilmesi ve ana sorumlu gösterilmesi, devran dönecek olursa, (ülke değil lider suçluydu) deme şansı veren bir açık kapı yaklaşımı gibi göründü.

Kaliforniya Valisi Gavin Newsom’un, “Trump üç yıl sonra yok, dert etmeyin” demesi de benzer bir yaklaşım. Ancak Donald Trump geçici olsa bile saptamalar ve çözüm önerileri kalıcı, çünkü Trump’a ait değil. O sadece işin maşası… 

“Yıkım Altında” sloganı konferansın ana temasını belirlemiş ve katılımcı önemli aktörlere, “buyurun bakalım değerlendirmelerinizi alalım, nasıl çıkacağız bu kuyudan?” demiş. 

ABD, kendi tavrını bir süre önce zaten net olarak ortaya koymuş, Kasım 2025 itibariyle bunu yazıya da döküp strateji belgesi olarak açıklamış, Venezuela hamlesi ile de uygulamaya koyduğunu göstermişti. 

Buna karşın ABD’yi temsilen katılan Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Trump gibi vurup – kırmadan, aynı şeyleri söyleyen ama beklenenden yumuşak ve zeytin dalı sunan konuşması ortamı biraz sakinleştirmiş olmalı. 

Tehdit altında olan güvenlik mi uygarlık mı? 

Rubio’nun konuşmasındaki asıl önemli nokta ise, kitlesel göçün ve sınırsızlığın medeniyete zarar verdiği vurgusu. Bahsettiği tabii ki kendi medeniyeti, yani batı uygarlığı yani beyaz Hristiyan cemaat… 

Güvenlik, savunma, ticaret derken dilinin altından çıkan bakla, medeniyetlerinin risk altında olması…Avrupa’da güç bulamayan Nazizm ABD’de iktidara gelmiş sanki… 

Buradan bakıldığında, ABD ile ayrışan Avrupa kendini şanslı hissetmeli. Paranın, teknolojinin, sanayinin merkezi olmayabilir ancak çok kültürlü dünya uygarlığının merkezi olabilir.

Konferans boyunca söylemler farklılık gösterse de liderler benzer yaklaşımı ifade ediyorlar. Alman Şansölye, İngiltere Başbakanı, Macron vb.

“Evet, ABD’ye sırtımızı çok dayadık, tembelleştik, bağımsızlaşmamız lazım…Bunun için de savunmamızı güçlendirmemiz, bu alanda ortak yatırıma yönelmemiz, birlikte hareket etmemiz, bolca da para harcamamız gerekir” diyorlar. Peki kime, neye karşı iş birliği ????

Rusya’mı Avrupa’nın tepesindeki tehlike…ABD, benim derdim Çin, Rusya sizin probleminiz derken Avrupa’da bunu kabullenmiş görünüyor.

Avrupa, artık kendi başımızayız, başımızın çaresine bakmamız lazım diyor ama savunma bütçesini artırmak dışında ciddi bir planı yok gibi.

Çin ise gayet sakin bir şekilde, biz ticaret, gelişme, iş birliği peşindeyiz. Geleceği birlikte inşa edebiliriz ama kavga etmek istiyorsanız risk almaya da hazırız…

Japonya ile bozulan ilişkilere ve Japonya’nın saldırgan yaklaşımlarına da ayrıca vurgu yapıyor Çin…Yeni bir gerginlik alanı mı?

Genel olarak Avrupa, ABD’yi bazı konularda haklı bulsa bile görgüsüz, kaba ve kibirli olarak değerlendiriyor, sensiz de başımın çaresine bakarım diyor. Göreceğiz…

Çin ise, ticari anlamda Avrupa’nın altındaki halıyı çeken, onu gelecekte fakirleştirecek olan güç ama Avrupa için güncel problem güvenlik ve dolayısıyla Rusya…

Savunma Sanayisi Çözüm mü?

Bu kapsamda Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Avrupa’nın karşılıklı savunma maddesini hayata geçirme zamanının geldiğine inanıyorum. Karşılıklı savunma, AB için isteğe bağlı değildir; kendi Antlaşmamızın 42(7). maddesinde yer alan bir yükümlülüktür,” diyerek, “Bir üye ülke kendi topraklarında silahlı saldırıya uğrarsa, diğer üye ülkeler bu ülkeye ellerinden gelen her türlü yardım ve desteği sağlamakla yükümlüdür” hükmünü anımsatıyor.

Avrupa, NATO ve ABD şemsiyesine güvenini kaybetmiş görünüyor ve Rusya’dan gelebilecek saldırı olasılığı karşısında, savunma amacıyla 2030 yılına kadar 800 milyar euroluk bir programa bel bağlamış gibi görünüyor. Bu plan güvenlik problemini çözmese bile Avrupa’nın gerileyen sanayisine merhem olacaktır.

Peki gerçekten Rusya Avrupa için güvenlik sorunu mu? Sanmıyorum… Rusya’nın güvenlik sorunu yaratacak ne gücü ne gerekçesi kalmamış durumda.

Ukrayna, Rusya için kırmızı çizgiydi. Önemli bir Rus nüfus ve kesinlikle kaptırmak istemeyeceği sanayi bölgesi mevcuttu. Bir bütün olarak Ukrayna’yı kaptırmayı göze alamazdı ama Rusya’nın hak iddia edeceği, müdahaleye yelteneceği aynı durumda başka bir Avrupa ülkesi yok. Rusya’nın da başkasına saldıracak gücü, mecali de yok…Olsa Kafkasya’yı bu kadar boş bırakmaz, D.Akdeniz’den çekilmezdi…

ABD tüm bu gürültüyü, “Çin geliyor, küresel egemenliğimi elimden alacak” diye koparırken Avrupa henüz aynı noktaya gelmiş değil gibi…

Oysa batı medeniyeti için değil ama batı hegemonyası için gerçek tehlike Çin…Evet ABD, yerden göğe haklı…Ayaklarının titremesi boşuna değil.

Çin eline silah almadan teknolojinin, sanayinin ve ticaretin tüm nimetlerini kullanarak küresel güç olarak, “iki kutuplu bir dünya var ise birisi benim…” mesajını çok açık veriyor artık.

Avrupa, Çin’in önlenemez yükselişi karşısında ekonomik gücünü kaybedecek, kendi dışındaki dünyadan artı değer transferini yitirdiği yani artık zenginleşemediği durumda ise sosyal sorunlarla boğuşmaya başlayıp, ABD gibi davranmaya başlayabilir. Göçmenler ve sosyal yardımlar sorun olmaya başlayacak, Avrupalı fakirleşmeye başlayınca ister istemez saldırganlaşmaya da başlayacak.

Dünyan Kaç Kutuplu?

Avrupa, soğuk savaş döneminin “Bağlantısızlar Hareketi” gibi bir pozisyon alarak, gerçekten ABD politikalarından bağımsızlaşır ve Çin – Rusya eksenine aynı mesafede kalmaya gayret ederse hem dünya hem kendisi için daha uygun bir tercih olacaktır.

Sorulması gereken soru ise “Rusya’yı Çin’e mecbur etmek, ona doğru itmek mi yoksa Avrupalı olarak, içinde değilse bile yakınında tutmak mı Avrupa’ya avantaj sağlar?” olmalı diye düşünüyorum.

Konferans ile ilgili üzerinde durulması gereken çok önemli bir noktada, yayınlanan raporda yer alan anket sonuçları.

Ankette sorulan, “mevcut hükümet politikalarının gelecek kuşakların beklentilerini iyileştirip iyileştirmediği” sorusuna, Çin'de katılımcıların yüzde 80'i, Hindistan'da ise yüzde 61'i iyimser yanıtlar verirken, ABD'de pozitif görüşü paylaşanların oranı yalnızca yüzde 31. Pozitif beklentiler Avrupa'da daha da düşük: İtalya'da katılımcıların yüzde 22'si, İngiltere'de yüzde 20'si, Almanya'da yüzde 13'ü ve Fransa'da ise sadece yüzde 12'si daha iyi bir gelecek bekliyor.

ABD politikalarına onay ise, ABD’de yüzde 39, Kanadalıların yüzde 77'si, Almanların ise yüzde 72'si Trump'ın politikalarının kendi ülkeleri için olumsuz olduğunu söylüyor.

Anketin bizimle ilgili de ilginç bir kısmı var. Yapılan ankete göre ülkemizin dost olarak algılandığı ülkelerin başında Çin ve Japonya gelirken, Fransızlar tehdit olarak görüyor. Son yıl içinde Çin ve İtalya’da Türkiye’ye bakış olumlu yönde gelişirken, İngiltere ve Hindistan’da olumsuz değişim söz konusu.

Önceki ve Sonraki Yazılar